Zümrüdüanka kuşunun etkileyici hikayesini bilir misiniz? Kimseye muhtaç olmadan yaşayan o asil kuş! Öleceğini hisseden, göre göre ölüme giden ve küllerinden yeniden doğan. "Küllerinden doğmak!" Ne kadar anlamlı bir deyim değil mi? Kolay mı her şeye yeniden başlamak? "Ancak yeni doğan bir bebek baştan başlayabilir," diyor John Steinbeck "Sen, ben... biz artık geçmiş zamanız."
"Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı."
Ah İstanbul!
Nasıl bir şehirsin sen...
Niceleri almak için yarışmış seni, Peygamberin sözlerinde yer bulmuşsun,
"Kostantiniyye elbet fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir."
Nice medeniyetler kurulmuş; Bizans, Roma, Osmanlı... Nice efsaneler. Taşı toprağı altın demiş kimileri, kimileri tutunamayıp göçmüş. Herkeste bir parça hayal, herkeste bir parça gerçek.
"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer."
"İnsan pek de vefalı bir varlık değildi."
Atatürk heykelinin ayaklarının dibinde bir ceset bulunmasıyla başlıyor her şey. Yoksa Atatürk'e kurban edilmiş bir insan mı? Fakat o da ne... Avuçlarında antik bir para: Kral Byzas sikkesi! Ne demek istiyordu katil? Başkomiser Nevzat ve ekibi henüz ilk cinayetin gizemini çözemeden art arda diğer cinayetler geliyor, hepsinde İstanbul'un tarihi bir mekanı -Poseidon Tapınağı, Konstantin Sütunu, Altınkapı, Ayasofya Cami, Topkapı Sarayı, Mimar Sinan Türbesi ve her şeyin başladığı yere döndüğünü gösteren Atatürk Heykeli ile son.- Hepsinde İstanbul için önemli simgeleri olan İmparatorlar ve onlar adına basılan paralar. Sahi, ne mesaj vermek istiyor katil? Bu bir tarih cinayeti mi? Öyleyse kimden intikam alıyor cinayeti işleyenler? Neden hepsinde sikke var ve neden tarihi mekanlar? Akıl almaz sorular ve efsunlu bir son. Nefes almadan okudum diyebilirim. Ve kendime gelip bir şeyler yazabilmem hayli zor oldu.
"İnsan anlaşılması zor bir varlık."
Bir polisiye roman mıydı okuduğum yoksa kahraman psikolojilerini derinlemesine analiz eden bir psikoloji kitabı mı? Ya da İstanbul'un tarihini olanca heyecanıyla anlatan akıcı bir tarih kitabı? Hele o yerleri gidip gördüyseniz cesetlerin yerleri dahi gözünüze geliyor, okumuyor yaşıyor, Başkomiser Nevzat ile olayı çözmeye çalışıyor, ölü kokusunu burnunuzda hissediyorsunuz! Allah'ım nasıl baskın bir koku! Geçmişteki tüm yaralarınızı açan, sizi oradan oraya sürükleyen... Yenebildiniz mi geçmişinizi yoksa onunla sürüklenip gidiyor musunuz? Peki o geçmiş geçmemişse, ölüler yüreklerinizde ölmemişse? Neler yapabilir geçmişindekileri unutamayan bir insan tahmin dahi edemezsiniz! O tahmin edilemezlik üzerine kurulu eser! Biraz İstanbul, biraz aşk, çokça ölüm!
"Duygusuz edebiyat" derler Batılılar polisiye için. Oysa yerle bir ediyor okurken. Her kitabında yeniden doğmaya çalışıyor Başkomiser Nevzat, fakat ne zaman gözlerini kapasa geçmişin yaraları, ne zaman uyusa geçmişte uyanıyor. Kim varsa eserde insani yaralar içinde. Onunla çok ortak noktanız olacak. Kendinizi İstanbul'un tarihi mekanlarında, gizemli yolculuklarda bulacaksınız. Öyle bir varlık ki insan, kitaplardaki acılara yanarken en yakınında yok olanları göremiyor. Bakış açınızı, bakış "acınızı" değiştirecek.
Kral Byzas'tan Mimar Sinan'ın yasak aşkı Mihrimah Sultan'a,
Bizantion'dan İstanbul'a,
Aşktan ölüme uzanan sır dolu yolculuk.
Böylesini hiçbir tarih kitabı yazmadı.
Ne çok intihar var değil mi? Ne çok ölüm.
Arkalarından "iyi insandı, kimseye zararı yoktu" dediğimiz.
İstanbul dedik, yine onunla veda edelim. Ve tabii Edip Akbayram ile youtu.be/qwLn76UE_Rs?si=...Güçlü görünen, yaşayan ölüler için...