"Anne, aşk ne acı bir şey
Beni seven kız var ya
Hani gece uyuduğum
Sabah uyandığım
Şimdi arkadaşımı seviyor
Ama ben ikisiyle de
Gülümseyerek konuşuyorum."
Ah, ne kadar uzun zaman olmuş Şükrü Erbaş şiirleri okumayalı... Şiirler de özleniyor insanlar gibi. Bir kitabın sayfaları farklı kokar mı, kokuyor işte. Burnunun direkleri sızlar mı insanın, sızlıyormuş. "Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben," dizesiyle vuruldum şiirlerine. Bir başka seviyordu Hatice'sini, her kitapta ondan bir parça:
"Ölüm sevilir mi hiç Hatice
Bunu da sen öğrettin bana." Nasıl sevilmez, "Babanız içerde şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben,” diyen kadın.
"Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler," diyordu Nazım Hikmet Ran Kız Çocuğu şiirinde. Öyle bir dünyaydı ki en çok çocuklar ölüyordu. "Ama ben, çocuklar gülmezse korkuyorum," diyordu Şükrü Erbaş, En çok çocuklar gülmüyordu. "Ama Tanrı çocukları öldürmez değil mi? Çünkü onlar yaşlı değiller ki." Zor... Kötü insanların dünyasında çocuk olmak da, hayvan olmak da:
"Hayvanlarla arkadaşlık yaptın mı hiç?
Onların merhametinden
Tanrı birazcık da biz zavallılara verseydi." youtube.com/shorts/rabNLBjY...
"Babama çok kızdım,
Sonra kimseyi sevmedim."
Geçmeyen aile yaraları, çocukluktaki baba yaraları... "Dünya kirpik kirpik çiçek açarken, benim babam neden bu kadar siyah?" Babasını sevemeyince kimseyi sevemiyor insan, babasının sevmediği çocukları kimse sevmiyor:
"İncinirim bir de
Herkesin sevdiği varmış da
Dünyada yapayalnız kalmışım gibi incinirim." İnsan acısını sevince dünyayı da seviyor, diyor şair. Mümkün mü içimizi acıtan acıları sevebilmek? Kabullenmek, onunla yaşamayı öğrenmek belki ama sevmek... Kimi acılar kronikleşiyor kalpte, göçüyor ama yine geçemiyorsun o acıdan.
"Keşke insan hiç büyümeseydi. Keşke her şeyi bilmeseydi. Oyuncaklarını kırmasaydı. Çocukluğunu hiç unutmasaydı. Sevgisini bütün yaşlarında aynı içtenlikle söylemeyi sürdürseydi."
Keşkeleriniz var mı hayatta?
Kimin yok ki değil mi?
İçimiz koca bir keşkeler mezarlığı, kimi elimizde olan, kimi olmayan.
Yalnızca dizeleriyle değil satırlarıyla da bizi alıp başka dünyalara götürüyor eser, bir söyleşiyle biterken... "Yaşadığımız dünyanın kırık dökük cümleleriyiz." Yarım, eksik, tamamlanmamış ya da yanlış tamamlanmış. Doluya koysak almıyor, boşa koysak dolmuyor. Tutunmaya çalışıyoruz; çocuklara, hayvanlara (kedilere) bir de şiirlere. Ah şu olur olmaz yerde aklıma Nâzım gelmeleri yok mu?
"Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye."
Boş bir salıncak var eserin kapağında. Oradan başlıyor çocukluğunuza olan yolculuk, ta ki arka kapaktaki sahipsiz uçurtmaya kadar çıkamıyorsun çocukluğundan. Çocukluk başka dünya, ya içinde yok oluyor ya da çocukluk nedir bilmeden ihtiyarlıyorsun. Salıncağın sallandığı, uçurtmanın özgürce uçtuğu gün gelir mi dersiniz? Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine!
İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
Bu şiirin son kısmıyla katkıda bulunayım
Bugün bir hurma tadında cümlelerle orucumuzu kapatmaya hazırlanırken okudum yarım bırakabilirim fakat brakamadım şundan sebep gözlerim doldu sonuna kadar okuyabildim sözü fazla uzatmadan tebrik ediyorum hocam kaleminize yüreğinize sağlık...
Her incelemeniz, bilgi ve emek dolu, biz okuyanlar için oldukça faydalı, emeğinize sağlık, teşekkür ederim. Tek bir kişi bile okusa yeterli fikrimce...