Ötanazi OkuluÖtanazi Okulu 2
Öncelikle belirtmek isterim ki bu inceleme serinin ilk iki kitabını yalan yanlış kapsıyor yani ona göre okuyun. Aslında mal gibi gidip ilk olarak Ötanazi Okulu'nun 3. Kitabının incelemesini paylaştım sonra da 4'ten devam ettim ama 1. ve 2. Kitaba ait bir inceleme de atmam gerektiğini düşündüm. Bu da zaten elimde önceden yazılmış bir şekilde hali hazırda duruyordu o yüzden kronolojik sıraya bakmayın derim. Bu inceleme de serinin 1. ve 2. Kitaplarını birlikte değerlendirdim ama öyle aman aman bir ayrım yok hatta nerde ilk nerde ikinci kitaptan bahsettiğim çok da anlaşılmıyor dümdüz okuyabilirsiniz elimden geldiğince spoiler da vermedim içiniz rahat olsun.
Kısaca konusuna değinecek olursam eğer bir tane kız var ismi Yeşil diye ve daha hikayenin başlarında yarı ölü vaziyette sağlık durumu o derece kritik çünkü o kalp hastası. Ama bunu bildiğiniz diğer vakalarla kıyaslamayın zira Yeşil beterin de beteri cinsinden valla ben 4 kitap boyunca yazar bu kızı nasıl edipte hayatta tutacak diye endişelendim ama öyle ya da böyle krizlere gire çıka kan kusa kusa bir şekilde yaşadı.
Neyse kızın bedenini bu kadar çökerten şey de kalbi zira bu kalp çoook önemli birşey öyle ki tüm Amerika falan Yeşil'in kalbini istiyor tabi nedenini bilmiyoruz biz. Yeşil Türk bu arada ve Amerika'da hatta içinde birbirinden tehlikeli tonla idam mahkumunun tutulduğu Ötanazi Okulu adındaki özel bir hapishanede yaşıyor. Şimdi siz ne alaka bu kız hastaydı hani hapishanede ne işi var diyorsunuz nolsun işte herkes bu kalbin peşinde ya Yeşil'in bugüne kadar hiç yanına gelmemiş olan babası da onu gizleyebilmek için öldü diye göstererek herkesten uzak olan bu yere yolluyor.
Kızımız burda 5 yıl boyunca odasından bir kez bile çıkmadan yaşayıp gidiyor bizim gibi kitap bağımlısı o da günlerini okuduğu dünyalarda geçirerek tüketiyor. Sonra aradan geçen o kadar zamandan sonra ne hikmetse bir gün dışarı çıkacağı tutuyor ve şansına tam da Yeşil böyle çiçekler arasında filmlerdeki gibi bir sahnenin içindeyken onu kim görüyor dersiniz bizzatihi kızı avlamak için gelen suikastçi. İlk görüşte aşk. Kalbini almak için tutulan Amerika'nın en korkulan kişilerinden Gölge lakaplı katil bizim bu yaralı ceylana aşık olmasın mı olaylar böyle başlıyor işte.
Ötanazi Okulu zaten ne idüğü belirsiz bir yer göründüğünün aksine akabinde çok karanlık işler dönüyor, bizim Yeşil'in durumu ortada ve katili onu öldürmek yerine yaşatmayı seçiyor ama karşısında dünya kadar tehlike var falan sonra ver elini aksiyon, eğlence ve romantizm.
Yazara şu soruyu sormak istiyorum çünkü ben henüz buna bir cevap bulabilmiş değilim(seriyi bitirdiğim için artık biliyorum ama olsundu çünkü o zamanlar çok sinir olmuştum bu özel kalp muhabbetine). Bu kızın -Yeşil'in- o lanet kalbi neden bu kadar önemli? Bu kalpte ne varki herkes onun peşinde? Yahu kalp lan kalp bu sonuçta altı üstü bir organ nasıl bir numarası olabilir ki en fazla. Vallaha Maral Atmaca eğer bana sağlam bir sebep vermezse kapısına dayanıcam çünkü hikayenin olayı bu kalp ve gerçekten tatmin edici birşey düşünmüş olsa iyi olur.
Ana karakter Yeşil, kırılgan kadın imajının son noktası olmuş. Hiç de sevmem böyle güçsüz kadınları bence kadın karakterlere güçlü olmak daha çok yakışıyor (gerçi öyle desem bile küçük azgın Dolunay Suratı pek bir sevmiştim Allah'ın hikmeti işte 乁༼‿✿༽ㄏ)
Kız yürüyen ceset resmen; kandan korkuyor hatta görür görmez direkt mortingen, kapalı alan fobisi var, hatta güneşe bile çıkamıyor. Buradan Maral'ı tebrik ediyorum çünkü hiçbir yazar ana karakterine daha nasıl bir dezavantaj verebilirim diye onun kadar çok düşünmemiş, yaratıcı davranmamıştır.
Bu arada Yeşil'in kalbi yüzünden Gölge'yle romantizm yaşayamaması ve kalbin ikisinin yan yana geldiği her seferinde ortamın içine ederek kıza acı çektirmesi de bende kanser etkisi yarattı. Sanırım yazar o meşhur kalbe sadist bir kişilik tayin etmiş bunun başka bir açıklaması olamaz bence. Ya da adıl sahibi olan Vanessa'nın(gelecekten bir not siz öyle sanmaya devam edin) dengesiz kişiliğini miras almıştır aksi taktirde hem sevmek isteyip hem de buna engel olması nasıl bir tezatlıktır bilemiyorum. Bu arada ben Vanessa 'yı başlarda çok sevmiyordum ama sonra adam gibi bir abla olduğuna karar verdim siz siz olun benim yaptığım gibi iki kötü hareketini gördünüz diye anında ona karşı düşman bayraklarını çekmeyin az hareketlerini sineye çekip biraz daha şans verin.
Gölge ise gölge işte ya "Kızıma dokunursanız ölürsünüz!" imajı veren hatta bundan çok daha fazlasını yapan, yine sırıkgillerden, kendine has değişik bir koku kombinasyonuna sahip, havalı bir çift ismi olan ve diğerlerine aslan bizim kıza kedi yavrusu gibi davranan kıskanç, manyak, soğuk bir katil. Yani çoğu hikayede benzerlerine rast gelebileceğiniz türden klasik özellikler. Sanki Watty erkeklerine yönelik bir nasıl yapılır kılavuzu var ve çoğu yazar ordan kopya çekiyor ya da türk kadınlarının fantezileri çok benzer bilemiyorum.
Peki ben böyle erkekleri seviyor muyum? Evet, seviyorum hatta gerçek hayatta birine denk gelecek kadar şanslı olursam da anında koalanın ağaca yapıştığı gibi ona yapışırım. Yinede ne bileyim daha henüz kitabını okumadan önce Drew Bruce Marshall'ın kişiliğine dair daha farklı beklentilerim vardı ama neyse benim beklentilerimin çok da bir önemi yogh böyle de güzeldi itirazım yok hani.
Biraz da öteki karakterlerden bahsedecek olursam en basit tabiriyle yan kadronun da çok sağlam olduğunu söyleyebilirim en azından kişilik tipleri olarak bayağı geniş bir yelpazeye sahipti. Özellikle Drew'un abisi Marcus o kadar özel ki o ve Emily arasında geçen diyaloglar her seferinde benim için kurtarıcı gibiydi gülmekten kırılıyordum gerçi adam kimle konuşsa aynı halt ondan ne zaman hikayede Marcus'a sıra gelse içimde gülmeye yönelikbistemsiz bir beklenti oluşuyordu.
Marcus dış görünüş takıntısına sahip, ciddi, kuralcı, aşırı derecede narsist, sadist benliği ve tam bir şirket sahibi insanın sahip olacağı türden kişiliğiyle hiçbir komiklik çabasında olmasa bile ağzını her açışında bir şekilde insanları hem kanser edip hem de güldüren bir karakter, cidden eşine az rastlanır cinsten.
Emily ise Marcus'a inat aşırı derecede dediğim dedikçi, sivri dilli, açık sözlü, konuşurken herhangi bir filtresi olmayan, lider ruhlu ve bir o kadar da eğlenceli bir kadın karakter.
Yeşil'in hapishane tayfasındaki diğer arkadaşları olan Stewart ve Dezli/Deborah'a gelecek olursak; Stew çok tatlıştı, gruptaki belki de en aklı başındaki elemandı. Deborah karakteri ise çift kişilikli şizofrenik durumuyla hikâyeye ilginç bir farklılık katıyordu.
Hapishane sistemi de güzeldi bence yani mahkumların belli grupları var hepsi kendi rengine sahip hatta bizim Yeşil de onlardan birine dahil olmak zorunda kalıyor bir noktada; gruplar arası çatışmalar, liderlerin taht kavgaları ve her grubun kendine has yapısıyla falan hikâyeye sürükleyicilik kattığını söyleyebilirim.
Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim her kitabın sonu olaylı bitiyordu ve yazar konuyu öyle bir yerde bırakıyor ki insanın merak duygusunu perçinliyor ve vakit kaybetmeden bri sonraki kitaba geçmenize neden oluyor, ilgililer için güzel bir pazarlama taktiği bu da herkesin kulağıma küpe olsun.
Kapanışı da yapalım hadi sürükleyici ve eğlenceli bir seri, bazı kitaplar popüler olur ama altı boştur sadece insanlar tarafından şişirilmiştir ve heves edip okuduğunuzda okuduğunuza bin pişman olursunuz ya işte bu öyle değil rahat olun ha herkes aynı fikirde olmaz ama ben beğendim şahsen siz de bir şans vererek sevip sevmeyeceğinize kendiniz karar verebilirsiniz.