ArielSylvia Plath
“Lirik denilen bu şiirler, ruhu sarıp sarmalamaktan ziyade onu boğuyor.”
Sylvia Plath’in Ariel kitabı, okuduğum üçüncü eseri oldu. Ne yazık ki bu kitap da önceki iki kitabı gibi beni etkilemeyi başaramadı. Plath, şiirlerinde yoğun bir duygu dünyasına sahip; bunu inkâr etmek mümkün değil. Fakat bu duygu dünyası o kadar ağır, karanlık ve kasvetli ki, şiir değil de sanki uzun bir iç döküş, kesintisiz bir monolog hissi veriyor. Sözde şiir ama çoğu zaman düzyazıya, hatta bir çeşit melankolik günlüğe dönüşüyor.
Plath’in kalemi neredeyse her satırda varoluş sancılarıyla kıvranıyor. Ariel’de umuda dair bir ışık, insana kendini iyi hissettirecek bir satır aramak neredeyse beyhude. Sadece bu kitap değil, genel olarak tüm eserlerinde hissedilen bu "iç karartan atmosfer", bir noktadan sonra okuyucuyu da kendisiyle birlikte o karanlığa çekiyor. Haliyle bu kitabı bitirmek bir keyiften çok, bir tür sabır sınavına dönüşüyor.
Bu noktada ister istemez bir ortaklık dikkatimi çekti: Plath’in yanı sıra Stefan Zweig ve Franz Kafka gibi birçok Yahudi yazar da benzer bir melankoliye saplanmış. Üçü de dünyaya dair umut taşımayan, karanlık düşlerin ve yıkılmış hayallerin içinde kaybolan isimler. Plath ve Zweig intihar etti; Kafka ise genç yaşta acılar içinde öldü. Sanki Yahudi edebiyatı, okuyucuyu hayata bağlayan değil, onu buhrana sürükleyen bir damara sahip. İnsan düşünmeden edemiyor: Bu kadar karamsarlığın, bu kadar içe kapanıklığın amacı ne? İnsanı sanatla diriltmek mi, yoksa ince ince tüketmek mi?
Ariel’den bazı dizeleri paylaşırken bir an güzel bir mısraya rastlayacağımı sandım, ama ne yazık ki her satırda aynı ezici hava hakimdi. Bu sebeple kitaba gönül rahatlığıyla 3/10 puan veriyorum. Evet, bazı satırlarda lirik bir etki seziliyor, ama genel olarak bu kitap, şiirin insan ruhunu cezbedici yanından oldukça uzak.
Şiir; ruhu ferahlatmalı, düşündürmeli ama aynı zamanda bir nefes de olmalı. Ariel ise bir sızı gibi… Dinmeyen, yorucu bir iç çekiş gibi...