Thomas Hardy son zamanlarda okumayı çok sevdiğim bir yazar. Sıklıkla elim eserlerine gidiyor ve çoğunu severek okuyorum diyebilirim. Bu eserine de akıcı olduğu yorumlarını görerek , ingiliz edebiyatının kendine has esintilerini barındıran bir eser olacağını düşünerek biraz yüksek bir beklentiyle başlamıştım. Eser tam olarak beklentilerimi karşıladı diyemeyeceğim. Beni çok etkileyen ve akıcı bir şekilde okuduğum bir eser olmadı maalesef.
Konusundan kısaca bahsedersem;
Michael Henchard sarhoşluğun verdiği ani bir öfkeyle eşini ve küçük yaştaki kızını bir köy panayırında denizci Newson’a satar. Ayıldığında ise pişman olur ve 21 yıl boyunca bir daha içkiye dokunmamaya yemin eder. İlerleyen zamanda Newson denizde kaybolduktan sonra, geçimini sağlayacak hiçbir araç bulamayan Susan, kızını da yanına alarak tekrar Henchard'ı aramaya karar verir. Casterbridge kasabasında kendisini toplumun saygın ve müreffeh bir ferdi olarak yeniden inşa etse de geçmişteki utanç verici sırrı yüzeyin hemen altında ortaya çıkmayı beklemektedir. Susan’ın gelişiyle sevgilisi Lucetta Templeman adlı bir kadınla nişanını bozmak zorunda kalır ve tekrar evlenirler. Daha sonrasında ise Casterbridge'den geçen genç ve enerjik bir İskoç olan Donald Farfrae, Henchard'a satın aldığı kalitesiz tahılı nasıl kurtaracağını göstererek yardım eder. Henchard adamdan hoşlanır, onu göç etmemeye ikna eder ve onu mısır fasoncusu olarak işe alır. Bu adam herkesin sevgisini kazanması ve zekasıyla Hemchard’ın önüne geçer ve kötü niyetli olmasa da hem elinden sevdiklerini hem saygınlığını hem de mal varlığını alır. Eser boyu bu iki adamın düşmanlığını, Hemchard’ın nasıl karakter olarak gerilediğini ve entrikalı aşkları okuyoruz.
Eserin dilinin gel gitli bir akıcılıkta olduğunu söylemeliyim. Bir akıcı oluyordu bir sıkıyordu. Okurken ara ara artık bit dediğim oldu. Konu sanki fazla uzatılmış ve gereksiz betimlemelerle donatılıp süslenmeye çalışılmış gibi geldi. Hep aynı tema üzerinde dönüp dolanıyordu ve bu da biraz bunaltıyordu okuyucuyu.
Vermek istenilen mesaj aslında Henchard’ın yaptığı kötülükten pişman olup bambaşka bir adama dönüşmesi ancak daha sonra bir yabancının gelip onu tekrar eski haline döndürürcesine elinden her şeyini almasıydı. Henchard bu yabancıyla başta dost da olsa daha sonrasında bu yabancının istemeden elindeki her şeyi almasıyla düşman kesilir. Adama olan sevgiyi kıskanmaya başlamasıyla iş çığrından çıkar ve kızı, sevgilisi dahil olmak üzere insanlara çılgınca davranışlar sergiler, üzerinde oluşturulan güveni kaybeder.
Henchard karakterini asla çözemedim. Aslında iyi biri ama yaşadıkları içindeki canavarı ortaya çıkarıyor gibi yansıtılmıştı bence. Bazı noktalarda anlamakta zorlandım ve sinir olduğum noktalar oldu ama bence özünde iyi de olsa eser boyu hareketleri fazla gıcık ve yersizdi. Akıllıca hareket etmekten uzaktı. Eserin başındaki saygın iş adamı halinden uzaklaşışı yavaş yavaş ve okuyucuya sindirilerek oldu bu da güzeldi.
Farfrae ise tam bir bilmeceydi benim için. Saf mı yoksa kurnazlıktan mı bütün her şeyi başardı asla anlayamadım. Başlardaki zekası ve iyi niyeti beni büyülemişti. Çok ağır başlı ve kendinden emin tavırlı bir giriş yaptı. Daha sonrasındaki istemeden bir şeyleri başarma, Henchard’ı kırmak istememesine rağmen onun yerine geçmesi ve tamamen toplumda onun rolünü üstlenmesi ve herkes tarafından sevilme aşamasına geçmesi bende hala soru işareti bir konu. Kötü bir karakter değildi asla ama bazı anlamadığım kurnazlıklar yaptığı noktalar vardı. Sonuçta en kötü durumdayken Henchard onu bataklıktan çıkarıp kasabada kalmaya ikna etmişti ve böyle saygın bir konuma gelmesini sağlamış, onu sevmişti. Buna rağmen istemeden bir şeyler yapsa bile baştaki dostlukları adına Henchard’ı tamamen kaybetmemek için çabalamalı ve geri çekilmeliydi yada yanında onu da barındırmalıydı.
Bir noktada Farfrae’ye kızamıyorsunuz çünkü saglıkla yapıyor gibi duruyor her şeyi ama Henchard’a da hak veriyorsunuz çünkü dostu olarak gördüğü elinden tuttuğu bir yabancı onu tahtından indirip yerine geçiyor ve ne var ne yoksa elinden alıyor. Çok garip bir durumdu. Kime kızacağımı ve kimin kötü kimin iyi olduğunu bilemedim eser boyu. Bence bu da eserin ilginç ve özellikle yapılmış bir noktasıydı.
Elizabeth ve Lucetta’ya sinir oldum diyebilirim. İkisi de birbirinden beterdi. Elizabeth o kadar saf ve salaktı ki.. okurken beni krize soktu. Kitaptaki tek net masum bu kızdı ama bir o kadar da okuyucuyu sinir eden cinstendi. Her şeyi görüp sudan saflığa sahipti. Farfrae’ye olan aşkı bana hiç geçmedi. Üstelik ona karşı yapılan haksızlıklara susması da aşırı sinirimi bozdu. Bu kadar olgun ve sessiz sakin bir karakter nasıl yazabilmiş yazarımız anlayamadım. Babasının onu itmesine karşı sustu, aşkının üvey annesine olan aşkını gördü ve sustu, annesinin yalanlarını gördü ve sustu…
Lucetta ise tamamen sürpriz bir karakterdi. Bir sonraki adımı belli olmayan ve dengesiz bir kadın karakter. Farfrae’ye her kadın gibi bağlandı ve ona karşı büyülendi ama bu ikilinin aşkı da geçmedi bana maalesef. Eserdeki en kurnaz ve sinsi karakterdi. Çıkar doğrultusunda tamamen hareket etti. Özellikle Elizabeth’e tavrı beni sinir etti. Kızı her fırsatta kullandı (kızın ona karşı sag iyi niyetine rağmen).
Susan da elizabeth kadar saf ama ondan daha salak bir karakterdi. Onu satan kocasına geri dönmesi zorunluluktan belki de ama düşünceleri çoğu zaman akılsızca geldi bana. Zeki olmaya çalışırken daha da aptal yorumları olan bir karakterdi.
Genel olarak eserdeki aşk üçgenleri ve aşk entrikalafı beni çok etkilemedi ama verilmek istenen Hemchard’ın elini uzattığı yabancının onun yerine geçip elinden her şeyini alması sonucu Henchard’da oluşan kıskançlık ve kin duygusu etkileyiciydi.
Çok beklentiyle başlanmamalı bence ama fena da değildi , ortalama bir eser. Yazarın diğer eserlerini daha çok beğenmiştim. Onlara öncelik verilebilir diye düşünüyorum. Özellikle de Tess