Yeni kitaba başlamak için kütüphanemin raflarında göz gezdirirken uzun zamandır klasik okumadığımı fark ettim o sırada Thomas Hardy'nin Tess romanı masum kapağı ile bana göz kırptı ben de o tatlı masumiyete karşı koyamadım ve kitabı okumaya başladım ve iki günde heyecanla bitirdim. Bitirdiğim gece üzüntüden, sinirden uyuyamadım, kitap ben de derin izler bıraktı. Oysa kitap yeni bir şey anlatmıyordu: İngiltere’de sınıfsal, dinsel baskının hat safhada olduğu 19yy’da Victoria dönemine eleştirel bir bakış açısı getirmesi kendi yaşadığı dönem için devrimci bir yaklaşım olabilir ancak maalesef ki 21yy. ortadoğu coğrafyasında bu kitapta eleştirlen her hususun aynı biçimde can yakarak kanadığını görmek, insanın içini burkan, isyan ettiren bir mesele olmaya devam ediyor.
Kitap; ataerkil, gelenekçi bir toplumda kadın olmak, dindar olmak, etik değerlerin kader belirleyici ağırlığı altında ezilmek gibi çok temel konularda okuyucuyu düşünmeye davet ediyor.
Aslında bu temel sorunları irdelerken dönemin temel akımı naturalizmin ilkelerini deney yapan bir bilim adamı gibi göz önünde bulunduruyor.
Thomas Hardy; Hippolyte Taine’in “determinizm” görüşünü edebiyata uygulamak istemiş, edebiyatın da deneysel bilimlerde olduğu gibi bir deneme sahası olabileceğine inanmıştır. Bunlara göre gözlem bir eser için yeterli bir yol değildir. Gözlemci sadece gözler, deneyci ise olaylara müdahale ederek onları değiştirir.
Thomas Hardy’ de tıpkı bir bilim adamı gibi bazı tezler öne sürer ve bu tezleri destekleyen formüller ortaya koyar.
Tanrı var mıdır?
Tanrı’yı açıklarken panteizme yaklaşan Spinozcı bir yol mu izlenmeli yoksa Schopenhauer'ın kaderciliğinin ağır bastığı doğu felsefelerine mi izlemeliyiz?
Ahlak nedir? Ataerkil ve geleneksel toplumlarda ahlak anlayışını şekillendiren dinsel, sınıfsal ve