Ölüm’ün kendisiyle oturup çay içtiğimiz, hikâyelerini dinledikçe bir yandan gülümsediğimiz bir yandan şaşaırdığımız bir yandan korktuğumuz bir kitap bu. İhsan Oktay Anar, bu kez büyük felsefi labirentlerin değil, dar sokakların, eski han odalarının, nemli hamamların ve alaycı gülüşlerin anlatıcısı. Her hikâyede hem ölümün soğuk nefesini hissediyoruz hem de yaşamın absürd neşesini. Dünya Tarihi gibi bazı öykülerle tarih dersini mezarlıkta yapan bir öğretmene dönüşüyor. Altın arayıcılarının hikâyesinde ise gözümüzü kırpmadan okurken cebimizdeki değerleri sorguluyoruz. Anlatım her zamanki gibi özgün, kelimeler kıvrak, imgeler yerli yerinde ama daha sade bir tonda. Puslu Kıtalar Atlası’ndaki ağır buhar burada yerini kuru bir sis bulutuna bırakmış gibi, görüş daha açık ama hâlâ her şeyden emin olamıyoruz. Kısacası, Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri, Anar külliyatının “hafif adımlı ama keskin bakışlı” kitabı. Gülerek okuyoruz ama sayfayı kapatınca içimizde bir sızıyla baş başa kalıyoruz.