Tove Ditlevsen’in ünlü üçlemesine sonunda başladım. Çocukluk’u başından hiç kalkmadan okudum. Buruldum.
Bir kez daha fark ettim ki, hangi coğrafyada, hangi kültürün baskısıyla büyürseniz büyüyün, sınıf aynıysa çocukluk yaraları da birbirine çok benziyor.
Kendine, hayatına duyduğu kızgınlığın acısını çocuğundan çıkaran bir anne. Sosyalist ama cinsiyetçi bir baba. Babasının küçük kopyası bir abi. Çıkışsız, dar bir işçi sınıfı mahallesi. Ama tüm bunların ortasında, bizim kızın içinde gizlice tuttuğu bir şiir defteri var.
Sade ama çok derin bir anlatı bu. Çocukluğun o kırılgan, savunmasız hâlini, yetişkin bir kadının asla üstten bakmadan hatırlaması gibi. Ne romantize ediyor, ne de aşırı dramatize ediyor.
Ditlevsen’in dili başta kolaymış gibi geliyor ama hemen altında ağır bir melankoli ve sınıfsal farkındalık var. “Büyümek” onun için sadece yaş almak değil; hayallerinin birer birer törpülenmesiyle yüzleşmek demek. Ama bunu öyle sakin, neredeyse soğukkanlı bir dille yapıyor ki, okurken insanın içi daha çok sıkışıyor.
Özellikle kadınlar, yoksulluk, hayal kırıklıkları ve toplumun dayattığı sınırlara dair yazdıkları bence hâlâ çok geçerli. Dönem değişiyor, mekan değişiyor ama baskıların biçimi aynı kalıyor.
#leylatamer çevirisi