Ayeti kerime
Şüphesiz biz herşeyi belli bir ölçüye, düzene ve plana göre yarattık.Ve bizim emrimiz, birdir, ancak bir göz kırpış, bir göz yumup açış gibi tezdir. Kamer suresi 50-51
Ey ilim taliplisi kardeşim,evrim teorisini ve eski tabiatperest filozofların görüşlerini kitapla bağlantılı olarak ele alacak olursak:
Tabiatın yaratması ve Evrim 3 şekilde ele alınabilir
1-Evcedethu’l-esbab (Sebepler yaratıyor)
2-Teşekkele binefsihî (Kendi kendine oluyor)
3-İktezathu’t-tabiat (Tabiatın gereği olarak meydana geliyor, tabiat yaratıyor)
Bu üç yolu bir ağacın yaratılmasına tatbik edecek olursak;
a. Ağacın meydana gelmesi zahiri sebeplerin eliyle olmuştur. Yani; su, hava, toprak, güneş ve diğer sebepler bir araya gelerek ağacı meydana getirmişlerdir.
b. Ağaç kendi kendine olmuştur. Yani; kendisi kendisini yaratmıştır. Dışarıdan hiçbir müdahale olmamıştır.
c. Tabiatı, Üstadımız iki şekilde ele almıştır.
- Tabiat kanunları.
- Birinci maddeye göre, tabiattaki kanunlar biraraya gelerek her şeyi yaratmıştır. İkinci maddeye göre ise, varlıklar bir araya gelerek yaratıcı olmuşlardır.
Esasen, bu üç tarz ile ifade edilen yollar aynı kapıya varmaktadır. Tabiat, sebepler ve kendi kendine meydana geliyor diye ifade edilen şeyler aynı şeylerdir. Sadece isim farkı vardır.
"Mukaddime"
"Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz."
"Birincisi: Evcedethu'l-esbab, yani, "Esbab bu şeyi icad ediyor."
"İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, "Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor."
"Üçüncüsü: İktezathu't-tabiat, yani, "Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor." (1)
Üstad Hazretleri bu risalede, küfür ve şirkin temelini oluşturan üç batıl fikrin aklen muhal yani imkânsız olduğunu ispat ediyor. Zaten diğer bütün inkârlar da bu üç fikir temeline dayanıyor.
Bunlardan birisi, "her şeyin icad edicisi ve yaratıcısı sebepler" diyenlerdir. Felsefede bu fikre Determinizm felsefesi deniyor, yani her şey sebep sonuç ilişkisi ile izah edilir. Üstad Hazretleri bu fikrin esassız ve bozuk olduğunu bu risalede kat’i olarak ispat ediyor.
Mesela, yumurtayı icat eden tavuk, balı yapan arı, yağmuru gönderen buluttur. Bu gibi harika nimetleri bizi tanımayan, ihtiyacımız bilmeyen ve şuur olmayan tavuğa, arıya ve buluta vermek ve onlardan bilmek akıl dışı bir safsatadır.
İkinci düşünce ise, "her şey tesadüfen kendi kendine oluşuyor" fikridir. Bu fikrin batıl olduğu ve aklen mümkün olmadığı çok zahirdir. Üstad Hazretleri bu fikri de kat’i bir şekilde çürütüyor.
Bir çiçeğin tesadüfen veya kendiliğinden teşekkül etmesi imkânsızdır. Zira çiçek üstünde fail ve sanatkârına işaret eden sayısız nakış ve işlemeler vardır. Bütün bu nakış ve işlemelerin kendiliğinden ve tesadüfen ortaya çıktığını iddia etmek, kitaptaki bir cümlenin kendi kendine yazıldığını iddia etmekle aynıdır. Basit bir fiil bile failsiz olmadığına göre bir çiçeğin kendiliğinden failsiz bir şekilde vücut bulması mümkün değildir.
Üçüncü fikir ise, "her şeyin yaratıcısı ve icad edeni tabiattır" diyenlerdir. Tabiat dedikleri ise kâinattaki kanunlardan hâsıl olan vehmi ve hayali bir düşüncedir. Yani insan zihninin ürettiği hakikati olmayan muhayyel bir şeydir. Bu muhayyel şey zamanla müşahhaslaşarak ilahlaştırılmıştır. Günümüzde maddeci felsefenin savunduğu batıl bir fikir olarak ortaya çıkmıştır.
Elma ve üzüm gibi harika nimetleri kör, şuursuz, cansız ve hayali olan tabiat yapıyor, demek, mantıktan istifa etmekle eşdeğerdir. Bu ölçüyü her mevcuda tatbik edebiliriz.
Tabiat, kâinat ve fıtrat olmak üzere iki manada kullanılır.
“Annelerin tabiatında şefkat vardır.”, “Arının tabiatında bal vermek vardır.” dediğimizde, tabiatı fıtrat yani yaratılış manasında kullanmış oluyoruz.
Mahlûkatın üstünde Cenab-ı Hakk’ın sikkesini ve mührünü göremeyen, isim ve sıfatlarını okuyamayan insanlar, bu harika işleri ve bedi sanatları tabiata ve sebeplere vermekte, ona hayran olmakta ve onu sena etmektedirler.
Gözün tabiatında görmek, dilin tabiatında tatmak, elin tabiatında tutmak, ayağınkinde ise yürümek vardır.
Güneşin tabiatında ışık saçmak, elma ağacının tabiatında elma vermek vardır. Kendisinde olmayan bir şeyi tabiat bunlara nasıl verebilir? Onlar bu tabiatlarını kendileri mi kazandılar? Her varlığı mükemmel şekilde terbiye eden ve o şekilde programlayan Allah’tır.
Dünyanın büyüklüğünü, güneşe olan uzaklığını ve eğimini canlıların istifade edebilecek bir şekilde tanzim ve terbiye eden Allah’tır.
“Camit, cahil, kör, sağır” tabiatın elinden hiçbir şey gelmez. Hayat, ilim, irade, kudret, basar ve işitme sıfatlarına sahip olmayan bir şeyin, bir şey vücuda getirmesi mümkün değildir. Bu sonsuz ve mutlak sıfatlar, Allah’ın sıfatlarıdır ve yaratma da ancak O’na mahsustur. Zaten kendisi yaratılmış olan yaratıcı olamaz. Hem tabiat kendisinin yaratıcı olduğuna dair bir iddiada bulunacak şekilde akıllı değildir. Kendisi de işlenen edilgen konumdadır. Ve dahi evrenin ezeli olmadığı bilim adamları tarafından ispatlanmıştır. Büyük patlama ile...
Tabiat; Allah’ın sanatıdır, nakşıdır, defteridir, kitabıdır. Tabiat cansızdır, görmez ve işitmez. Hayatı ve iradesi yoktur. Bu kadar hikmetli ve sanatlı varlıkların meydana gelmesi tabiata verilemez ve tesadüfe havale edilemez.
Tesadüf; ilmin, hikmetin, iradenin dışında, kendiliğinden olan rastgele şeyler için kullanılır. Kâinattaki nizamlı, hikmetli ve sanatlı her şey İlâhî bir iradeyi gösterir.
Bu kadar sayısız varlıkların içerisinde sadece insanlara ve hayvanlara göz nimetinin verilmesi tesadüf olabilir mi? Eğer tesadüf olsaydı canlıların bir kısmı görür bir kısmı görmezdi. Ağaçların veya başka varlıkların bazısında da görme özelliği olurdu. Görme sıfatının sadece canlılara verilmesi, Cenab-ı Hakk’ın mutlak iradesini göstermektedir.
Şayet canlılara verilen göz nimeti tesadüfen olsaydı bazılarına iki, bazılarına üç, bazılarına da beş tane göz verilirdi. Kimisinin gözleri ellerinde, kimisininki de enselerinde olurdu. Bütün canlılara ikişer adet göz verilmesi, her ikisinin de yüzlerinde yer alması ve aynı büyüklükte olması nihayetsiz bir ilmi ve mutlak bir iradeyi göstermektedir.
Bütün varlık âlemini Allah’ın isimlerinin aynası bilmek, onların üstünde Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını okumak, eşyayı mana-yı harfiyle okumaktır. Kâinattaki bedi, garip ve harika eserlere mana-yı harfi ile yani Allah namına bakan ve ibretle okuyan mütefekkir bir insan, onlarda tecelli eden isim ve sıfatları okur, her varlık üstünde Cenab-ı Hakk’ın silinmez ve taklit edilmez mührünü, sikkesini ve damgasını, sonsuz ilmini, mutlak iradesini ve nihayetsiz kudretini görür.
Kâinata mana-yı harfiyle bakan insan, semada sayısız yıldızları deveran ettiren, dağları yeryüzüne direk yapan, zemini meyvedar ağaçlarla, sayısız ve mütenevvi çiçeklerle süsleyen Rabbinin azametini idrak eder. Böyle bir bakış; marifettir, fazilettir, ilimdir, tefekkürdür. Tefekkür ise en büyük bir ibadettir.
Varlıkları kendilerine malik saymak, gördükleri vazifeleri kendi iradeleriyle yaptıklarını vehmetmek, onlarda tecelli eden isim ve sıfatları okuyamamak ise eşyaya mana-yı ismiyle bakmaktır. Kâinata mana-yı ismiyle bakan tabiatperetsler, onun arkasında tasarruf eden sonsuz kudreti göremezler ya da görmek istemezler.
(1) bk. Lem'alar, Yirmi Üçüncü Lem'a.
Selam ve dua ile...