Rahiplerin yanlış iddialarını, bizden iyiyi isteyen, her eylemin, her anın, her düşüncenin bekçisi ve tanığı olan, bizi seven, her türlü felakette iyiliğimizi isteyen bir tanrının varlığını – o yanılgılar gibi iyileştirici, sakinleştirici ve esenlik verici hakikatlerle nasıl da seve seve değiştirmek isteriz bunları! Ne ki, yoktur böylesi hakikatler; felsefe bu yanılgıların karşısına olsa olsa yine metafizik görünüştelikler (temelde yine gerçek dışılıklar) koyabilir. Trajedi şurada ki, kişinin yüreğinde ve kafasında hakikatin kesin yöntemi varsa, öte yandan insanlığın gelişmesi sayesinde en yüksek türden şifa ve avunma araçlarına gerek duyacak denli narin, aşırı duyarlı, dertli olmuşsa, dinin ve metafiziğin bu dogmalarına inanamaz ; bu yüzden insanın gördüğü hakikat yüzünden eriyip gitmesi tehlikesi doğar. Byron, ölümsüz dizelerde şöyle dile getiriyor bu durumu:
"Bilgidir keder: çok bilenler
en derin acıyı çekerler kaderin bilgisinden
Bilgi ağacı, yaşam ağacı değildir."
Bu tür kaygılara karşı, Horatius'un vakur aldırışsızlığını, en azından ruhun en kötü saatleri ve gün batımları için, çağırmaktan ve onunla birlikte kendine şöyle hitap etmekten daha iyi bir çare yoktur:
"ne diye eziyet edersin boyuna
küçük ruha öğütlerle?
niye gülüp oynamazsın
göklerin altında ya da
çınarların, çamların –"
Elbette her düzeydeki kayıtsızlık ya da iç sıkıntısı, romantik bir geri dönüş ve firardan, Hıristiyanlığın herhangi bir biçimine yakınlaşmaktan daha iyidir: çünkü Hıristiyanlıkla, bilginin günümüzde ulaştığı düzeye göre, kesinlikle entelektüel vicdanını iflah olmaz bir biçimde kirletmeden ve kendine ve başkalarına teslim etmeden ilgilenemez. Söz konusu acılar yeterince üzücü olabilirler: ama acı çekmeden de insanlığın bir önderi ve eğiticisi olunamaz; ve bunu denemek isteyip de artık o temiz vicdana sahip olmayanın vay haline!