10/10
·160 syf.··
2025 1. kitabı
“Sokakta kimse kimsenin sahibi değildir.” Bu cümle, yalnızca ana karakterin değil, romanın tamamının ruhunu özetliyor. Selahattin Demirtaş, cezaevinde kaleme aldığı Jamal’da, hikâyeyi sokakta kuruyor. Sokağın içine, görünmeyen hayatların, terk edilmiş duyguların kıyısına okuru davet ediyor. Romanın merkezinde, genç yaşta hayatını sokakta yeniden kuran bir adam yer alıyor. Ancak bu hikâye, bireysel bir hayatta kalma çabasının ötesine geçerek toplumsal bir yüzleşmeye dönüşüyor. Demirtaş, edebiyatla kurduğu ilişkiyi başından beri politik kimliğinin ötesine taşıyor. Seher, Devran, Leylan, Efsun, Arafta Düet ve DAD ile şekillenen edebi çizgisi, Jamal ile birlikte daha da derinleşiyor. Önceki eserlerinde de sesi bastırılmış, kenara itilmiş, unutulmuş karakterlere söz vermişti Demirtaş. Bu kez hikâyeyi doğrudan sokaktan anlatıyor. Roman, aile içi travmalardan, kimlik değişiminden, sokakta tutunma çabasından, seks işçiliğinden, sınıf geçişlerinden ve aşkın çeşitli görünümlerinden besleniyor. Ancak Jamal, yalnızca bu kavramlara yaslanmıyor. Aidiyetle özgürlük arasındaki ince çizgiyi sorguluyor, mülkiyet kavramını tersyüz ediyor. “İnsanın doğuştan gelen iki korkusu vardır” diyen karakter, düşme ve yüksek ses dışında tüm korkularını reddediyor; özgürlüğü sokakta buluyor. Demirtaş, dört duvar arasında kaleme aldığı bu romanla dışarının sesini içeriye taşımıyor; içeriden bakarak dış dünyanın gölgelerine ulaşmaya çalışıyor. Jamal, yalnızca bir cezaevi romanı değil; yazar, mahkûmiyetin duygusunu karakterlerin içine işliyor. Dilini yalın ama yoğun kuruyor. Mizahla hüznü ustaca iç içe geçiriyor; okur, en ağır sahnede bir suaygırının üzüldüğünde kırmızı terlemesini öğrenip gülümsüyor. Bir başka yerde “taburcu olmak” fiilinin askeriyeden geldiğini duyup şaşırıyor. Demirtaş, ilişkileri yalnızca kişiler arasında kurmuyor. Sınıflar arasında, sistemler arasında, hatta sessizlikle temsil edilen toplumsal yapılar arasında da görünmez bağlar örüyor. Aşkı, hastalığı, göçü, hafızayı ve aidiyeti anlatırken karakterlerini kuru birer sembole dönüştürmek yerine, onlara gerçeklik kazandırıyor. Roman okumadık, yanlarına oturduk Romanın karakterleri ilk bakışta sokağın “tipik figürleri” gibi görünüyor, ancak kısa sürede bu yüzeyin altına iniyoruz. Mizahi unsurlar, romanın sert meselelerini yumuşatmıyor, aksine onların etkisini artırıyor. Bir köpeğin sadakati, bir yaşlının fevriliği, bir belgesel kamerası kadar sahici ve etkileyici biçimde karşımıza çıkıyor. Düzgün Baba’nın bilgeliğinden nasipleniyoruz, Huri Abla’dan azar işitiyoruz, Meyhaneci Rüstem’le çay eşliğinde susuyoruz. “Abilerin en Halil’i” ile sokakta yürüyor, yorgunluğun dilinden konuşuyoruz. Karakterlerle temas etmiyoruz sadece; yanlarına oturuyor, kalplerinin ritmini hissediyoruz. Demirtaş, sistemin dışında kalmış bireylerin yalnızlığını dramatize etmiyor, romantize etmiyor; onları yalnızca görünür kılıyor. Romanın asıl gücü de burada ortaya çıkıyor. Jamal, hayatın eksik ve sahici yanlarını teatral bir kurgu yerine yaşanmış bir hissin içinden anlatıyor. Sloganlardan değil, sokaktan yazılmış Jamal, yalnızca bir adamın hikâyesini anlatmıyor; aynı zamanda bugünün Türkiyesi’nde görünmez kılınan hayatlara ses veriyor. Demirtaş, bu romanla kapitalizmin insan ilişkilerini nasıl pazarlığa dönüştürdüğünü açıkça ortaya koyuyor. Aşkı bir duygudan çıkarıp bir anlaşmaya, bir oyuna, hatta bir senaryoya çeviren sistemin soğukluğunu gözler önüne seriyor. Travmaların nasıl kimlikleri parçaladığını, parçalanan kimliklerin hangi zeminlerde yeniden kurulduğunu sabırla işliyor. Karakterler geçmişin yükünü omuzluyor ve bugünün çelişkileriyle şekilleniyor. Üstelik Demirtaş bu meseleleri yüksek perdeden anlatmıyor. Ne slogan atıyor, ne de ideolojik söylemleri dayatıyor. Bunun yerine sokağın sesine kulak veriyor. Anlatısını bir belgesel kamerası gibi kuruyor. Huri Abla’nın azarlarında, Halil’in sadakatinde, Jamal’ın suskunluğunda hayatın kendisi konuşuyor. Sokaktan geçen bir adamın omzuna konan yorgunlukla, meyhaneci Rüstem’in çay getirişindeki sessizlikle, kaybolmuş çocukların gözlerindeki kalıcı gölgeyle örüyor anlatısını. Roman boyunca Ermenilik, Kürtlük, göçmenlik gibi bastırılmış kimlikleri hatırlatıyor. Ancak bunu kuru kavramlarla değil; seçilen isimlerde, gencin gömdüğü adında, bir annenin bileziklerini satarken yaşadığı sessizlikte gösteriyor. Demirtaş, sesi bastırılmış her insanı Jamal‘ın sokaklarına bırakıyor. Onlar bağırmıyor, ajitasyona sığınmıyor, yalnızca yürüyor, bakıyor, susuyor. Ama okur o sessizlikten yüksek bir çığlık duyuyor. Bir veda stranı Roman, son cümlelerinde okura bir stran (Kürtçede şarkı) bırakıyor. Kelimeler hayat gibi yavaşlıyor. Ve Jamal, bu şarkının içinde kendi sesini buluyor. Sahte olan her şeyi ardında bırakıyor. Bir zamanlar kendisine ait olduğu söylenen ne varsa avuçlarından bırakıyor. Servetini, adını, gölgesini… Hepsini bölüştürüyor, eşitçe. Bu roman bağırmıyor, dövünmüyor. Sadece söylüyor: “Can te çi bi min kir Çan te çi ji xwe kir Te çi bi sere min kir Te çi bi soza min kir” Jamal, görünmeyen hayatların, duyulmayan seslerin romanı. Bir kaldırımla başlıyor, bir stranla bitiyor...
Edebiyat
JamalSelahattin Demirtaş · Dipnot Yayınları · 2025880 okunma
·
118 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.