Colleen Hoover ’ın kalemiyle tanışmış olan herkes bilir ki, onun hikâyeleri sadece aşkı anlatmaz; aynı zamanda kırıklığı, geçmişin gölgesini, affetmenin sancısını da taşır. 9 Kasım da böyle bir hikâye. Fallon ve Ben’in bir tesadüf sonucu başlayan ilişkisi, zamanla sadece aralarındaki bağı değil, her birinin kendiyle olan savaşı da gün yüzüne çıkarıyor. Kitap boyunca yalnızca yılda bir gün — her 9 Kasım’da — görüşmeleri, hikâyeyi hem özgün hem de duygusal açıdan yoğun kılıyor.
Fallon, geçmişinde hem fiziksel hem duygusal derin izler taşıyan bir genç kadın. Ben ise kelimelere sığınan ama gerçekte kendini affedememiş biri. Onların ilişkisi, ilk bakışta “romantik” gibi görünse de, Hoover bize bu hikâyenin altında çok daha karanlık ve hüzünlü katmanlar olduğunu gösteriyor.
Benim için bu kitap, sadece iki kişinin birbirini sevmesi değildi; sevmenin bazen zamana, cesarete ve yıkıma rağmen mümkün olduğunu göstermesiydi.
Fallon’un “parçalı” bedenini yeniden sevmesi, Ben’in kelimelere sarılarak kendini kurtarmaya çalışması, ikisinin bir araya geldiğinde bile geçmişiyle baş edememesi…
Bunların hepsi o kadar insaniydi ki, kitap boyunca karakterlere kızamadım. Çünkü bazı yanlışlar, yalnızca sonuç değil, geçmişin boğulmuş çığlıklarıydı.
Keyifli okumalar dilerim.