Beklentilerle Gerçekler Arasında Hyunam-dong Kitabevi
Bir Okuma Yanılsaması
Hyunam-dong Kitabevi kitabında geçen “Düğme var ancak ilik yok” cümlesi, eksikliği ve tamamlanmamışlığı anlatmak için kullanılan sade ama etkileyici bir metafordu. Benim bu kitaba başlarken yaşadığım şey ise tam tersi oldu. O kadar çok övüldü, o kadar fazla önerildi, baskı üstüne baskı yaptı ki... Okumadan önce zihnimde büyükçe bir ilik açtım — daha derin, daha edebi, daha sıcak bir şeyle karşılaşacağımı düşünerek. Ama kitap, o açtığım yere uymayan, yerine oturmayan küçük bir düğme gibi kaldı. Ne o boşluğu doldurdu ne de yerini anlamlı kıldı.
Elbette herkesin okuma zevki farklıdır; yine de bu kadar çok satılan bir eserin en azından edebi bir tat sunmasını beklerdim. Ancak ne yazık ki benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu.
İncelememin özünü, kitabın içinden bir alıntıyla başlatmak istiyorum:
“Milyonlarca izleyici tanıtımın kölesi olmuş demek istiyorum. Seyirci üç milyonu geçince yapım şirketi 'Bu film üç milyon izleyiciye ulaştı' diye reklam yapıyor. O zaman da insanlar 'Ooo, üç milyonu geçmiş, ben de gidip izlesem mi?' diye düşünüyor. Böylece dört milyonu geçiyor. Sonra yapım şirketi yine reklam yapıyor. 'Bu film dört milyon izleyiciyi geçti.' İnsanlar yine aynı düşüncelere kapılıyor. Böyle böyle beş, altı, yedi milyon... Bir filmin on milyon izleyiciye sahip olması, on milyon seyircinin de beğenisini kazanacak kadar iyi bir film olduğu anlamına gelmiyor.”
Kitabın da tam olarak bu döngünün ürünü olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Okurken sürekli bu ironiyi hissettim: Kitapta karakterin eleştirdiği bu popülerlik ve reklam etkisi, kitabın kendisi için de birebir geçerli değil miydi?
Ne yazık ki kitap beni içine çekmeyi başaramadı. Ne sıkıcı denecek kadar yoğun ne de akıcı denecek kadar sürükleyiciydi... Sadece tuhaf bir sıradanlık vardı. Karakterlerden yalnızca Minju'ya az da olsa ısınabildim. Ama “Düğme Var Ancak İlik Yok” ve “Son Söz” bölümleri dışında beni yakalayabilen bir kısım olmadı. Yine de sabırlı bir okur olarak sonuna kadar ilerledim; daha çok alışkanlıkla, biraz da inatla. -Bitirince hissettiğim rahatlamanın kitabın içeriğiyle değil, sona ermiş olmasıyla ilgili olduğunu da eklemem gerek.-
Edebi anlamda güçlü, içten ama sığ olmayan anlatımları seven biri olarak bu kitap bana hitap etmedi. Yarıda bırakmadım ama okurken keyif de almadım. Sadece bazı dersler çıkardığım bir deneyim olarak görmeye karar verdim bu okumayı. Bana “Sıcacık" ya da "samimi" gibi etiketlerle nitelendirilen bu tarz eserlerin içinin neyle doldurulduğuna biraz daha dikkat etmek gerektiği düşüncesini verdi.
Popüler olanın her zaman derinlikli olmadığına daha önce de çok kez tanık olmuştum. Bu anlamda kitabın, bu düşüncemi pekiştirdiğini söyleyebilirim. Elbette herkesin beklentisi farklıdır ama edebi anlamda daha fazla şey arayan biriyseniz bu kitap sizde de büyük bir iliği karşılayamayan küçük bir düğme etkisi yaratabilir.
Aslında yazarın niyetini anlıyor ve saygı duyuyorum. Kitabın sonundaki "Son Söz" bölümünde yazarın içtenliğini hissedebildim. Kitabın bilinçli olarak durağan tutulduğunu, sıradan insan hayatlarını ve küçük anları görünür kılmayı hedeflediğini anlıyorum. Bu bağlamda yazarın hedeflediğiyle ortaya koyduğu şey örtüşüyor diyebiliriz. Fakat bu temsilin beni duygusal olarak yakalayamadığını, bana “sıcacık bir teselli” vermediğini de belirtmem gerekir.
Tüm bunları, bu kitaba büyük beklentilerle başlayacak olan okurlar için bir okur sorumluluğuyla yazmak istedim. En azından beklentiler düşerse kitap, belki birileri için daha anlamlı bir okuma deneyimine dönüşebilir.