Harper Lee’nin Tespih Ağacı’nın Gölgesinde adlı romanı, Bülbülü Öldürmek’ten sonra yayımlansa da aslında ondan önce yazılmış.
Kitabın başkahramanı Scout – bu kitapta artık gerçek adıyla, Jean Louise – New York’ta yaşayan genç bir kadın olmuş. Hikâye, onun doğup büyüdüğü Maycomb’a dönüşüyle başlıyor. Kitabın daha ilk sayfalarında öğrendiğim bir gerçek beni çok üzdü: Jem artık hayatta değildi. Bülbülü Öldürmek’te onunla bağ kurmuştuk. Bu kitapta Jem’in ölümünü öğrenmek, beni daha başından üzdü.
Hikâyenin merkezinde bu kez bir dava yok, ama çok daha ağır bir yüzleşme var: Büyümek.
Jean Louise, memleketinde çocukluk arkadaşı Hank ile karşılaşıyor. Hank, Atticus’un yanında çalışıyor. Atticus’a göre iyi ve çalışkan biri. Hank Jean’i seviyor, onunla evlenmek istiyor. Jean Louise de başta bu düşünceye sıcak bakıyor gibi. Ama zamanla kendi iç dünyasında bir çatışma yaşıyor: Gerçekten seviyor muyum, yoksa sadece tanıdığım ve alıştığım için mi yanında olmak istiyorum?
Bu noktada Alexandra’nın söylediği bir cümle onu etkiliyor:
“Evlenecek adam başka, sevilecek adam başka.”
Jean Louise bu düşünceye zamanla yaklaşıyor ve sonunda Hank’le evlenmeyeceğini söylüyor. Bu karar bana onun artık çocuk olmadığını, kendi seçimlerini yapabilen biri hâline geldiğini gösterdi.
Bu romanın beni en çok etkileyen, sarsan ve ana kısmı Jean Louise’in babası Atticus Finch ile yaşadığı yüzleşmeydi.
Bülbülü Öldürmek’te hayran olduğum, doğru bildiğinden şaşmayan, adaletin sembolü olan Atticus… Bu kitapta onun artık siyahilerin haklarını sınırlamak gerektiğini savunan biri olduğunu gördüm. Jean Louise’in evde bulduğu o anlam veremediği dergi, ardından mahkeme salonunda tanık olduğu konuşmalar, Atticus’un savunduğu adamın siyahileri aşağılayan sözleri ve Atticus’un buna karşı çıkmaması… Her şey üst üste geldiğinde, ben de Jean Louise gibi yıkıldım.
Atticus bu kitapta, artık eskisi gibi masum değil. Siyahilerin siyasi haklar kazanmasına karşı çıkıyor, onları “henüz buna hazır değiller” diyerek oy kullanmalarını istemiyor. Ayrıca mahkemede, beyaz bir ırkçının savunmasını yapıyor ve siyahileri aşağılayan sözlerin yanında duruyor. Atticus’un bu tavrı, onun düşüncelerinde büyük bir değişim olduğunu ve artık sosyal düzeni korumaya odaklandığını gösteriyor.
Jean’in Babasıyla yaşadığı yüzleşme çok güçlüydü. Jean Louise ona tüm öfkesini, kırgınlığını, hayal kırıklığını haykırdı. Adeta Jean’le beraber içimdekileri döktüm. Onun hayal kırıklığı benim de hayal kırıklığımdı. Böyle bir değişim asla beklemiyordum.
Bu kitapta beni hayal kırıklığına uğratan bir diğer şey de kitabın sonu oldu.
Kitabın sonlarına doğru Atticus ve Jean yüzleşmesinin sanki çok çabuk toparlandığını hissettim. Jean Louise’in amcasıyla yaptığı bir konuşmadan sonra babasının söylediklerini kolayca kabullenmiş gibi görünmesi, bana eksik geldi. O kadar büyük bir sarsıntı yaşadıktan sonra daha derin bir iç hesaplaşma bekliyordum.
Atticus’un sözleri hâlâ aklımda dönüp duruyor
Bu kitap, sonu dolayısıyla bir hayal kırıklığıydı diyebilirim.
Atticus gerçekten değişmiş miydi? Yoksa ben mi onu başından beri yanlış anlamıştım aynı Jean Louise gibi
Atticus Irkçılığı doğrudan savunmasa da, ırkçı sistemin sürmesine ses çıkarmadı ve bunu bir tür düzenin devamı gibi gördü.
Bülbülü Öldürmek’i Jean Louise’in çocuk gözünden okumuştuk; bir çocuğun sevgisiyle, hayranlığıyla şekillenmiş bir bakışla. Ama bu kitapta, artık büyümüş ve olgunlaşmış bir Jean Louise anlatıyor her şeyi. Ve onunla birlikte olaylara daha geniş bir çerçeveden baktık, insanların göründüğü kadar kusursuz olmadığını fark etmeyi öğrendik.
Bu kitap gösterdi ki:
Büyümek, bazen en sevdiğimiz insanların o kadar da kusursuz olmadığını anlamakla başlıyor.
Tespih Ağacının GölgesindeHarper Lee