·352 syf.····Okunma: 28 Haziran 2025 19:11 Marvin Harris’in Yamyamlar ve Krallar adlı çalışması 15 bölümden oluşan bir antropoloji kitabı. Marvin Harris ise Amerikalı bir antropolog. Marksist antropolojinin önemli isimlerinden biri olan Harris, kültürel materyalizmin gelişmesine katkı sağlamış. Ben de kendisini bu kitap vesilesiyle tanıdım.
Harris’in ‘‘Kültürlerin Kökenleri’’ alt başlıklı bu kitabında tarih öncesi çağların grup (band) ve köy toplumlarından Sanayi Devrimi ve endüstri çağına uzanan çıkarımlarını okuyoruz. Harris’in üzerinde durduğu belli başlı konuları şu şekilde özetleyebilirim: tarımın ortaya çıkışı, nüfus artışı ve bu artıştan doğan dengesizlikler, çevresel faktörlerin üretim ve tüketim üzerindeki etkisi, yamyamlık ve etin yasaklanması, despotizm ve derebeylik (feodalizm) rejimi, bu rejimin çöküşü, derebeylik sonrası sanayileşme faaliyetleri ve bununla birlikte ilerleyen teknoloji ve günümüzde düşüncesizce kullanılan ve yenilenemeyen fosil enerji kaynakları ve bizi bekleyen son.
Böyle bir özet geçme sebebim, aslında ele alınan 15 bölümün belli bir kronolojiyle en ilkel toplumlardan günümüze gelen bir kültür zincirinin halkaları gibi sıralanmış olması. Harris’e göre çevresel faktörler her şeyin temelini oluşturur. İnsan davranışlarının ve düşüncelerinin temelinde çevre çok önemlidir. Topluluğun bulunduğu çevrenin gerekleri neyse kültürü de ona göre şekil alır. Çevre aynı zamanda ekonomiyi de etkiler. Buzul Çağı’nın bitimi sonrasında avcı-toplayıcı toplumların tarıma geçme sebebi de çevreyle alakalıdır. Avlanacak hayvanların azalması insanları tarıma yöneltmiştir. Bitkileri evcilleştirmeyi öğrenen insanlar yerleşik hayata geçmiştir. Harris’e göre tarım çok daha iyi bir model değildir. Beni özellikle şaşırtan da bu konudaki fikirleri olmuştur. Bu dönemin ilkel insanıyla günümüzün modern insanını kıyaslamış; aslında o dönemin ilkel insanının bizlerden çok daha konforlu yaşadığını söylemiştir. Barınma ve beslenme koşulları bakımından düşünülenin aksine o dönem insanlarının belli bir refah seviyesinde olduğunu ifade etmiştir. O dönem insanlarının gününün büyük bir kısmını avcılık ya da toplayıcılıkla geçirmediğini, bazı topluluklarda değişiklik gösterse de aile reisinin günlük ortalama 3 saat civarı avlandığında ailesinin gıda ihtiyacının birkaç günlük kısmını karşıladığını ifade etmiştir. Hâl böyle olunca günümüz insanının günlük ortama 8-10 saat çalışmasına gönderme yapmıştır.
Tarım ise insanların vaktini daha çok almıştır. Kalori olarak da avcılıktan pek bir farkı yoktur. Aslında Harris üretim ve tüketim konusuna kitap boyunca maliyet/kazanç penceresinden bakarak ilerler. Dünyanın hemen her yerinden birçok örnekle de fikirlerini destekler. Özellikle Mesoamerica başta olmak üzere Orta Doğu, Mısır, Hindistan, Çin ve Avrupa’nın bazı bölgelerinden verilen örnekler dikkat çekicidir. Mesoamerica denilen, Orta Amerika’nın daha çok Meksika dolaylarındaki topluluklar Harris’in özellikle üzerinde durduğu topluluklardır.
Nüfusun artması üretimin de artmasını gerektirir. İlkel devletlerin kökeni de bu nüfus artışına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Bu bölümde özellikle dikkatimi çeken farklı toplumlarda farklı isimlerle anılan ‘‘Büyük Adamlar’’dır. Bunlar günümüzün hayırseverleri olarak nitelendirilebilir. Halkı besler, onlar için şölenler düzenler ve toplumda önemli bir konum elde eder. Bu büyük adamlara teşekkür etmek için hediyeler verilir, onların verdiği görevler yerine getirilir, çağırırlarsa savaşa gidilir. İşte basit bir vergi sistemiyle insanları kendilerine bağlayan bu büyük adamlar, ilkel devletlerin temelini oluşturmuştur. Tabii bu büyük adamların yanına kabile şefleri ve başkanları da vardır. Zamanla insanları çalıştırma, çeşitli binaların yapımında insanların iş gücünden faydalanma gibi durumlar ortaya çıkmıştır. Harris’in ifadelerine göre bir noktadan sonra bu kabile şefliği, büyük adamlık krallığa dönüşmüştür.
Benim dikkatimi çeken bir diğer konuysa nüfus artışının dengelenmesi adına çocukların öldürülmesidir. Bununla ilgili olarak birçok istatistik paylaşılmış. Bu hiç de azımsanmayacak boyutlarda bir faaliyettir. Aslında Harris’e göre savaşlar da siyasi anlaşmazlıklardan değil, nüfus artışının dengelenmesinden kaynaklıdır. Bu da oldukça enteresan bir fikirdir. Yani insanlar savaşta ölür, nüfus azalır gibi basit bir mantık vardır. Nüfusun dengelenmesinde bu tek başına yeterli olmasa da ana fikir budur. Özellikle ilkel insanların savaşları için bu fikir bana mantıklı geldi. Harris’e göre eski grup ve köy savaşında ne toprak fethi ne düşmanı boyunduruk altına alma vardır. Zafer kazanmış gruplar ya da köyler, devlet düzeyindeki örgütün bürokratik, askersel ve yasal aygıtlarından yoksun oldukları için yıllık vergiler ya da haraçlar türünden çıkar sağlayamazlar. Yine bu topluluklarda büyük miktarda depo edilmiş yiyecek ya da başka değerli maddeler yoktur. Hâliyle savaş ganimeti de pek söz konusu değildir. Üretim sistemleri de pek gelişmediğinden kendilerini doyurmak varken tutsak almaları da mümkün değildir. Yani bu topluluklar siyasi genişleme sürecinin dışındadırlar. Harris’e göre tüm bunlar yan yana gelince bu toplulukların savaşma sebeplerini ekolojik ve demografik ilişkilerin korunmasında aramak lazımdır.
Kitapta en dikkat çekici bölümlerin başında yamyamlık olgusu geliyor. Yamyamlık basitçe insan kurban etme ve insan eti yeme olarak açıklanabilir. İnsan kurban etmek tek başına yeterli değildir, insan etinin yenmesi de lazımdır. Bunu yapan toplumlar oldukça az olsa da ritüelleri dikkat çekicidir. Burada özellikle Aztekler üzerinde durulmuştur. Bu yamyamlık ritüellerinin dinî boyutu olduğu iddia edilse de Harris açısından mevzu o kadar basit değildir. Kana susamış tanrılar için insan kurban etme ritüeli dışarıdan bakıldığında inanç temelinde açıklanabilir. Ancak Harris’e göre bunun altında yatan temel etken beslenme gereksinimidir. Hayvansal kaynaklar bakımından Mesoamerica dediğimiz bölge -ki Aztekler bu bölgede yaşar- buz çağının sonunda diğer bölgelerden çok daha tüketilmiş bir durumdadır. Yani bu bölgenin yamyamları protein almaya mecburdurlar ve dinî ritüel altında aslında karınlarını doyurmaktadırlar. Harris’in iddiası bu yönde. İnsanın okurken bile kanı donuyor. Ki kendisi bu yamyam ritüelleriyle ilgili birçok araştırmacının görüşüne de yer veriyor. Ayrıca bu ritüelleri daha detaylı olarak anlatıyor. Bu bölümleri okurken yer yer zorlanabilirsiniz, baştan uyarayım.
Yamyamlıkta nasıl ki ete olan ihtiyaç sebebiyle insan eti yenmişse başta domuz ve inek olmak üzere belirli hayvanların öldürülmesinin ve yenmesinin yasaklanması da yine aynı sebebe bağlıdır. Harris, bunların da yine dinî sebeplerle yasaklanmadığını, bu yasakların aslında çevresel faktörlere bağlı olarak bu hayvanların korunmak istenmesinden kaynaklı olduğunu açıklar. Özellikle domuzlar pahalı bir et kaynağı olarak görülüyor. Kalori bakımından sığırlardan 3 kat verimli olan domuzların korunması gerektiği de öne sürülüyor. Özellikle belli toplumların büyük bir domuz nefreti olduğunun da altı çizilmiş. Domuzun pisliğinde yuvarlanması ya da bazı parazitleri taşıması Harris’i pek ilgilendirmiyor. Çünkü diğer hayvanlarda da birçok parazit bulunuyor ve konuyu bu kadar basite indirgemek ona göre bir çözüm değil. İnekte ise durum biraz daha farklı. Özellikle Hindistan’da kutsal addedilen inek, her şeyden önce tarlaların sürülmesinde de kullanılan, sütünden de faydalanılan bir hayvan. Bu hayvanların neslinin korunması, yine dinî bazı yasaklarla sağlanmış diyebiliriz. Ben burada domuz konusunda Harris’e pek katılmıyorum. Kendisi de domuzun hiçbir vasfı olmadığı üzerinde durur. Ne binektir ne tarla sürer ne de eti dışında faydalanma imkânı vardır. Madem bu kadar değersizdir ve üretimi de maliyetlidir; neden yenmesi yasaktır? Yani yensin ki bu olumsuzluklarla birlikte domuz nüfusu azalsın. Harris buna da cevap verir: ‘‘Burada irdelenen konu gelişen bir üretim sisteminde domuzların oynadığı roldür. Domuz yetiştirilmesini yasaklamak tahıl yetiştirmeyi, ağaç ürünlerini ve maliyeti daha düşük olan hayvansal protein kaynaklarını özendirmek anlamına geliyordu.’’ der. Bunun tam olarak neresi kötü, onu net olarak açıklamaktan kaçınır. Burası da benim için soru işareti oldu.
Kitabın sonlarına doğru yavaş yavaş daha yakın dönemlere geliyoruz. Özellikle suyun önemi burada dikkat çekicidir. ‘‘Hidrolik Tuzak’’ başlığında su kaynaklarının bir toplum için ne denli önemli olduğunu ve yönetim despotluklarının ortaya çıkışında bu kaynakların oynadığı rolü okuyoruz. Özellikle burada Karl Wittfogel’in ‘‘Hidrolik Toplum’’ kavramı üzerinde durulduğunu görüyoruz. Bu toplumlar büyük ırmaklarla beslenen kıraç ya da yarı kıraç ova ve vadiler arasında gelişmiş. Barajlar, kanallar, taşkın kontrolü ve drenaj projeleri yoluyla, görevliler bu ırmaklardan suyu alıp onu köylülerin tarlalarına bırakırmış. Suyun bol ve düzenli verilmesi üretim açısından çok önemlidir. Su ne kadar bolsa üretim verimliliği de o denli yüksektir. Kanalların açılması, barajların yapılması, drenaj çalışmaları vb. için insan gücü lazımdır. Bunu organize eden de iktidardır. Bu işler düzgün yapılırsa üretim verimliliği yüksek, halk da mutlu olur. Aksi takdirde sıkıntılar başlar. Bakımı yapılmayan kanallar, barajlar tıkanır; verim düşer, halk mutsuz olur. Hâliyle iktidarın koltuğu sallanır. Suyun egemenliği bu bakımdan önem arz eder. Toprak yönetimine dayalı despotluk da bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu da ileride feodalizmi doğuracaktır. Yine çevresel faktörler kültürü ve yönetimi şekillendirmiştir diyebiliriz.
Daha sonrasında feodalizmin yükselişi ve çöküşü ile ‘‘Kapitalizmin Kökeni’’ bölümü geliyor. Özellikle veba salgını, ayaklanmalar, Katolik kilisesi içindeki bölünmeler, Engizisyon’un kurulması ve Yüz Yıl Savaşları feodal krallıkları bitiren bazı gelişmeler oldu. Bununla birlikte besin üretmek için gerekli olan topraklarda hayvan yetiştirildiği için sorunlar arttı. Nihayetinde feodal sistem yerini teknolojiye ve makineye bıraktı. Bu da Sanayi Devrimi ve kapitalizm demekti. Buharlı lokomotif çağıyla birlikte üretim arttı, teknolojinin gelişmesiyle birlikte farklı enerji kaynakları da kullanılmaya başlandı. Aslında bütün konu, insanlık tarihinin başından şu ana kadar üretim ve tüketimdir. Üretimin yoğunluğu nüfusa yetiyor mu, buna bağlı olarak çevrenin tüketilmesi ne durumda ve azalan verimliliğe karşı neler yapılabilir gibi soruların cevabı tüm insanlık tarihini ilgilendiriyor. Bu soruların merkezinde de teknoloji var ki tüm sorunların çözüm kaynağı olarak görülüyor.
Harris’in en büyük endişesini de sonda görüyoruz. Tüm bu teknolojik gelişmeler iyi hoş da fosil yakıtlarla çalışan makinelere bel bağladık, bu yenilenemeyen enerji kaynakları (petrol, kömür) tükenirse ne yaparız? Çevreyi tükete tükete nereye varacağız? Üretilen herhangi bir besin için harcanan kalori, o üretilen besinin kalorisinden katbekat fazla. İşte problemin özü de tam olarak burada.
Aslında kitabın ele aldığı konuları neden-sonuç çerçevesinde düşünecek olursak üretim yeterliliği nüfus yoğunluğunu beraberinde getiriyor. Nüfus yoğunluğu karşısında üretimde verimlilik düşerse bu sefer çocuk ölümleri ve savaşlar devreye giriyor. Çok ciddi bir besin problemi varsa yamyamlık dahi ortaya çıkabiliyor. Çevresel faktörler ve ekonomi, kültürün kökenini oluşturuyor. Sanki bir domino etkisi var ve her şey tarih öncesi çağlardan günümüze dek birbirine sımsıkı bağlı. İlkel devletlerin ortaya çıkmasından etin yasaklanmasına, suyun üzerindeki hâkimiyetten feodalizm, kapitalizm gibi sistemlerin ortaya çıkmasına ve Sanayi Devrimi ile günümüze uzanan sürece kadar hepsi birbirine bağlı. Bunda çevrenin, ekonominin ve teknolojinin etkisi tarih öncesinden günümüze değin sürmekte.
Bunlar Harris’in görüşleriyle ve benim kitaptan çıkarımlarımın bir harmanıdır. Yer yer yazardan alıntılar yaparak konuyu somutlaştırmaya çalıştım çünkü benim de okurken zorlandığım bölümler oldu. Kitabın dili oldukça anlaşılır olsa da bazen -belki de çeviriden kaynaklı olarak- anlamadığım, tekrar okuduğum yerler oldu. Çeviride kullanılan farklı kelimeler de dikkatimi çekti. Zafer yerine utku, ticaret yerine tecim, potansiyel yerine gizil güç şeklindeki kullanımlar enteresan geldi. Bu kelimelerin daha sık kullanılan karşılıkları parantez içlerinde verilmiş.
Kitap herkese hitap etmekle birlikte özellikle eski uygarlıklar ve onların kültürleriyle ilgili araştırma yapanlar için daha uygun. Biraz ön bilgiye sahip olmak kitaptan alınacak tadı artıracaktır. Ayrıca kitapta, anlatılanlarla ilgili görseller olsaydı çok daha ilgi çekici olurdu. Bahsedilen bazı toplulukları, mimari eserleri ve bazı yapıları görmek için kitabı bırakıp araştırma yaptım. Bunu genel olarak kurgu dışı kitaplar okurken yapmayı zaten seviyorum. Ancak kitapta ara ara böyle görsellerin olması okuru kitaba daha da bağlıyor.
Kitabın sonunda oldukça detaylı bir kaynakça da var. Kaynakça 30 sayfa kadarken kaynakçadan önce Harris’in gönderme yaptığı birçok araştırmacının bulunduğu ayrı bir bölüm var. Konuyla ilgili olanlar için epey zengin bir liste sunulmuş.
Yamyamlar ve Krallar, hızla okunup bir kenara atılacak kitaplardan değil. Yer yer zorlansam da okuduğum için mutlu olduğum, bende ufuk açan bir kitap oldu. Yazarın bende olan diğer bir kitabı ‘‘İnekler Domuzlar Savaşlar ve Cadılar’’ da okunmayı bekliyor. Belki onu da okuyunca bu kitapla bir bütünlük sağlar, kafamdaki soru işaretlerini giderir. Özetle, konuyla ilgili okurlara tavsiye ederim.