"Neresi orası?" diye sordu.
"Mezarı olmayan ölülerin diyarı" dedim.
Bu iki bitiş cümlesi aslında kitabın tüm ruhunu özetliyor.
Kitap bittiğinde anlıyorum ki Yu Hua'nın anlattığı öte dünya, bir cennet ya da cehennem değil. Burası, hayattayken toplumun dışına itilmiş, hikayesi duyulmamış, bir mezar taşına bile layık görülmemiş herkesin son sığınağı.
Yang Fei'nin yedi günlük tuhaf yolculuğu boyunca karşılaştığı her ruh, aslında yaşayanların dünyasındaki bir adaletsizliğin hayaleti. Evinden zorla atılanlar, bir telefon için böbreğini satanlar, sahte gıdadan ölenler... Hayattayken onları ayıran her ne varsa –para, mevki, hırs– ölümle birlikte anlamını yitiriyor. O sisli diyarda hepsi eşitleniyor. Geriye sadece birbirlerinin acısını anlayan, yargılamadan dinleyen çıplak ruhlar kalıyor.
Ama tüm bu toplumsal çürümenin ve acının ortasında öyle saf bir ışık var ki, o da Yang Fei'nin babasıyla kurduğu ilişki. Kan bağına değil, iliklerine kadar işleyen bir fedakârlığa ve şefkate dayanan o sevgi, bu karanlık dünyaya tutulmuş bir fener gibi. Aslında Yang Fei'nin öte dünyadaki arayışı da bu sevginin ta kendisi, babasına yeniden kavuşabilmek.
Sonunda varılan o "mezarı olmayan ölülerin diyarı" bir ceza değil, bir teselli. Hayatta bir türlü kendine yer bulamayanların, ölümde bulduğu o yargısız, dingin ve eşit yuva.
Yu Hua sanki kulağımıza şunu fısıldıyor:
“Neden hayattayken birbirimize gösteremediğimiz bu anlayışı ve şefkati bulmak için ölmeyi bekliyoruz?”…