Bazen bir kitap, sana bir hikâye anlatmaktan çok, zihnine bir soru çengeli takıp bırakır. Yakınlık bittiğinde bende kalan his tam olarak buydu.
Aslında olay bir adamın bavulunu toplayıp gitmesi değil. Bence asıl mesele, 'yakınlık' dediğimiz şeyin zamanla nasıl bir tür görünmez hapishaneye dönüştüğü. Hanif Kureishi, Jay'in ağzından şunu sorduruyor sanki: Bir başkasına bu kadar yakınlaşmak, kendi benliğinden vazgeçmek midir?
Adamın kaçtığı şey sadece bir kadın ya da bir ev değil; sorumlulukların, alışkanlıkların ve 'biz' olmanın içinde boğulmuş, eski 'ben'ine duyduğu özlem. Kitabın deştiği yer, sevginin bu boğucu yüzü.
Bu yüzden kitap ahlaki bir ders vermiyor, taraf tutmamızı beklemiyor. Sadece o rahatsız edici durumu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: Kendi mutluluğunun peşinden gitmek ne zaman bencillik olur?
Ve birini sevmek, kendi hayallerinden feragat etmeyi gerektirir mi?
Cevap yok…
Sadece midene oturan o ağır soru kalıyor geriye. İşte bu yüzden basit bir ayrılık hikayesi değil, insanın kendiyle bir tür hesaplaşması bu.