Bazen bir kitap, sana bir hikâye anlatmaktan çok, zihnine bir soru çengeli takıp bırakır. Yakınlık bittiğinde bende kalan his tam olarak buydu.
Aslında olay bir adamın bavulunu toplayıp gitmesi değil. Bence asıl mesele, 'yakınlık' dediğimiz şeyin zamanla nasıl bir tür görünmez hapishaneye dönüştüğü. Hanif Kureishi, Jay'in ağzından şunu sorduruyor sanki: Bir başkasına bu kadar yakınlaşmak, kendi benliğinden vazgeçmek midir?
Adamın kaçtığı şey sadece bir kadın ya da bir ev değil; sorumlulukların, alışkanlıkların ve 'biz' olmanın içinde boğulmuş, eski 'ben'ine duyduğu özlem. Kitabın deştiği yer, sevginin bu boğucu yüzü.
Bu yüzden kitap ahlaki bir ders vermiyor, taraf tutmamızı beklemiyor. Sadece o rahatsız edici durumu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: Kendi mutluluğunun peşinden gitmek ne zaman bencillik olur?
Ve birini sevmek, kendi hayallerinden feragat etmeyi gerektirir mi?
Cevap yok…
Sadece midene oturan o ağır soru kalıyor geriye. İşte bu yüzden basit bir ayrılık hikayesi değil, insanın kendiyle bir tür hesaplaşması bu.
Bu roman, orta yaşlarında, evli ve iki küçük oğlu olan bir adamın, eşini terk etmeden önceki gecesini anlatır. Bir iç monolog halinde ilerler. Adam, eşini sevmez. Onun çalışkan ve tertipli, hem bir işte çalışan hem de ev sorumluluklarını bilen biri olması fark etmez. Adam onu arzulamamaktadır ve onu genç bir kadın için terk edecektir. Cinsel hazzın peşinde koşmak, evliliğin getirdiği sorumlulukları omzundan atmak ister.
Bu romanı, baş karakterden kelimenin tam anlamıyla tiksindiğim için hiç sevemedim. İyi yazılmış bir roman, fakat yazılan şeyler çirkin. Çünkü bencil, sorumsuz, canı ne isterse hiç düşünmeden onu yapan bir adamın çirkin zihnindeyiz. Onun fikirlerine, hislerine, anılarına maruz kalıyoruz. Bize anlattığı sadece iki anı adamın aşağılık karakterini gözler önüne sermeye yeter. Birincisinde eşi doğum yaptığı gün, onu öpmeden yanından ayrılıyor. Giderken eşinin babasının kutlama için bıraktığı şampanyayı alıp sevgilisiyle içmeye ve sevişmeye gidiyor. İkincisinde çift terapisinde eşi hıçkıra hıçkıra ağlarken o sevgilisiyle yatakta geçirdiği anları düşlüyor.
Yine de bu romanın iyi yaptığı bir şey var: “boomer” orta sınıf erkekler arasında sık rastlanan bir profili betimlemek. Bu erkekler gençliklerinde bireysel özgürlük söylemini benimsemiş ve bu doğrultuda yaşamış, geniş ilişkilerin içinde bulunmuş, uyuşturucuyla haşır neşir olmuştur. Evlendikten sonra da kendilerini hala genç zannederler. Sorumluluklarını görmezden gelirler, hala sadece bireysel tatmin peşindedirler. Evlilik hayatında kendileri olamadıklarını, kapana kısıldıklarını hissederler ve bu yüzden depresyona girerler. Roman, bu karakteri çok iyi canlandırsa da, bir yandan da onu romantize etmenin kıyısında gezinir. Biraz ahlaki sezgisi olan herkesin buna karşı çıkacağına inanıyorum.
Baş karakterin
“ beni buraya sürükleyen
hayallere lanet olsun.” keist ‘
, Yakınlık bir yazarın, eşini ve iki küçük oğlunu daha genç bir kadın için terk etmeden önceki gece düşündüklerini ve anılarında yaptığı yolculuğu konu alıyor. Ne politik ne dini inançları olmayan, son derece modern bir erkek, aradığı tatmini cinsel aşkta bulmayı umut ediyor.
Yakınlık, altmışlı yıllarda kendini bulmuş ve seksenlerde kaybetmiş erkek neslinin, doksanlı yıllardaki sosyal ve duygusal bir haritasını gözler önüne seriyor. Anlatıcının kapana kısılmışlığa ve evcilleşmeye duyduğu nefreti, Hanif Kureishi tüm çıplaklığıyla anlatıyor; gerçeği tam hedeften vuran, kısa ve etkili cümlelerle.
Çağdaş dünya edebiyatının kadın-erkek ilişkilerini en iyi anlatan Hanif Kureishi yazarın kitabini okuduk
Yakınlık
Belki de bir cennet fantezimiz vardır günün birinde herkesin bir şekilde hem fikir olacağını ihtilafların uyumsuzlukların ve çekişmelerin ortadan kaybolacağını düşünüyorsun ama anlıyorum ki çocuk sahibi olmanın erdemlerinden biri de insanın kendi çocukları tarafından sevilmemeye aldırmayışı bazen çocuklarımdan nefret ediyorum onlar da benden nefret ediyor onun olmalılar birinden sırf nefret ediyorsunuz diye onu sevmeyi kesemezsiniz
1954 yılında İngiltere'de doğdu. Pakistan asıllı olan İngiliz yazar, senaryoları ve romanlarıyla İngiliz edebiyat dünyasında, daha sonra birçok ülkede kendine güzel bir yer edindi. İlk oyunu Soaking the Heat 1979 yılında Londra'da Royal Court Tiyatrosu'nda sahnelendi. İlk uzun soluklu oyunu The King and Me 1980'de Soho Poly Tiyatrosu'nda oynandı. 1980 yılında Riverside Stüdyoları'nda çekilen bir sonraki oyunu The Mother Country, Kureishi'ye The Thames Televizyon Senaryo Yazarlığı Ödülü'nü kazandırdı. Kureishi, 1981 yılında artık Royal Court Tiyatrosu'nun kadrolu yazarlarından biriydi. 1993 yılına kadar yazdığı birçok oyun İngiltere'nin önemli tiyatrolarında sahnelendi. İlk televizyon filmi olan Benim Güzel Çamaşırhanem 1985 yılında En İyi Televizyon Senaryosu dalında Oscar'a aday gösterildi. Hanif Kureishi bundan sonra iki film senaryosu daha yazdı. London Kills Me'nin yönetmenliğini de kendisi yaptı. 1990'da yayımlanan ilk romanı Varoşların Buda'sı en iyi roman dalında Whitbread Ödülü'nü aldı. Kitap, 1993 yılında BBC tarafından televizyon dizisi haline getirildi. Kureishi'nin ikinci romanı Kara Plak 1995'te çıktı. Love in a Blue Time ve Midnight All Day adı altında öyküleri yayımlandı. 1998 yılında basılan Intimicy adlı romanı aylarca İngiltere'nin en iyi kitaplar listesinden inmedi. Bu roman Patrice Chereau tarafından filme çekildi ve büyük ilgi çekti.