Ömrümce bardağın dolu tarafını görmedim. Boş tarafını da görmedim. Bardağı her an devrilecekmiş gibi gördüm. Ya da hiç göremedim. Zaten bardak da yoktu. Hiçbir şey yoktu. Çirkin bir sehpanın önündeydim ve üzerinde bir şey yoktu. Sehpa da yoktu belki de. Hatta çoktan yok oldu. Bir şeyin yokluğunda geriye şaşkınlığım kalıyor.
Başkalarının evlerinde yaşamayı seviyorum. Onların kitaplarını, plaklarını, seks oyuncaklarını, komşularının orgazmlarını keşfediyorum; şampuanlarını kullanıp fincanlarında kahve içiyorum.
Bu yabancılaşmada kendimi buluyorum. Şeytanın çömlekleri ve kapakları deyiminin aksine daima şu deyişe inandım: "Kendini başkalarının yerine koy." İşte o yerde kendimi iyi hissediyorum, tanımadığım dolapları açıyorum, bulduğumu giyiyorum. Aynada kendime bakıyor ve kendimi yeniden tanıyorum.
Uzun boylu erkeklere güvenemiyorum. Tatminsiz hırsımla, bir metre yetmiş santimi geçmeyen erkeklerle kendimi daha rahat hissediyorum. İnsan daha iyi sarılabiliyor, gözlerinin içine daha iyi bakabiliyor, giysiler değiş tokuş edilebiliyor ve artık binmeyi bildiğim bisikletin selesini her sefer ayarlamak gerekmiyor.