·240 syf.··Beğendi
···Okunma: 14 Temmuz 2025 18:06 Küçük yaşta evlendirdiler.
Üstüne “anne” yazdılar.
Alfabeyi öğrenmeden doğum yapmasını istediler.
Ağladığında kültür dediler.
Karşı çıktığında inanç.
Kaçtığında “nankör” oldu.
Her çıkış bir suç, her itiraz bir ahlaksızlık sayıldı.
Bütün kızlar biraz sessiz doğar.
Onlara susturulmayı öğretirler, konuşmayı değil.
“Daha küçüksün,” derler.
“Kadın dediğin...” diye başlarlar.
Ve sonra cümleyi her defasında bizden çalarlar.
Bitirmemize izin vermezler.
Bir valize konacak kadar küçüktüm.
Bir “baba sözü”yle yola çıkacak kadar saf.
Bir düğün hediyesi olacak kadar kadındım.
Ama çocuktum.
Ve bu çok uzun süre kimsenin umrunda olmadı.
Zana satıldı.
Bunu yumuşatamayacağım.
“Evlenmeye gönderildi” değil.
“Yurtdışında bir akrabaya emanet edildi” hiç değil.
Bildiğin satıldı.
Pasaportuna el konuldu.
Çocuk doğurdu.
Hayır diyemedi çünkü hayır demek için evet hakkının da olması gerekir.
Onun yoktu.
“Seni satmaları için seni sevmeleri gerekmez. Seni sevmemeleri yeter.”
O yüzden aile kutsal değildir.
O yüzden gelenek her zaman masum değildir.
O yüzden sessizlik asla nötr değildir.
Zana’nın hikâyesi, bütün bu sahte kutsallıkları baltalıyor.
Çünkü orada kimse şeytan değil.
Ama herkes suçlu.
Baba.
Anne.
Komşular.
Devlet.
Toplum.
Biz.
Bu bir kitap değil.
Bir otopsi raporu.
Toplumun, geleneğin, babalığın, kutsal ailenin cesedini açıyor.
Ve içinden ne çıkıyor biliyor musun?
Sinekler.
Sineğin kanadı kadar değeri olmayan kız çocukları.
Aramızdaki tek fark, kimin ne kadar sustuğuydu.
Kimsenin “hayır” dememiş olması.
Biri bana dese ki “kitap öner,”
bu kitabı öneremem.
Çünkü bu kitap, tavsiye edilmez.
Bu kitap okunmaz.
Bu kitap taşınır.
Sırtında.
İçinde.
Sesinde.
Zana konuşmasa, kimse inanmazdı.
Çünkü gerçekler özellikle kadınlardan geliyorsa rahatsız eder.
Bir kadının bağırması kadar gürültülü bir şey yoktur dünyada.
Bir kadının susması kadar derin bir mezar da yoktur.
Zana Yemen’e götürülmedi.
Yemen’e gömüldü.
15 yaşında.
Üzerine “karı” yazdılar.
Altına “anne” yazdılar.
Başına “sus” dediler.
Ve “büyüdün artık” diye mezarını kapattılar.
O oradan çıktı.
Ama hala bir ayağı orada kaldı.
Çünkü kız kardeşi Nadia orada kaldı.
Çünkü kadınlar bazen bedenleriyle değil, vicdanlarıyla zincire vurulur.
Ve kimse bunu görünce ağlamaz.
Ağlamak yerine “kültür” derler.
“Gelenek” derler.
“Bizde böyle” derler.
Bizde.
Bizde.
Bizde ne var biliyor musun?
Bizde de çocuk yaşta evlilik var.
Bizde de “başlık parası” var.
Bizde de susan anneler, susan komşular, susan öğretmenler var.
Satış sessizlikle yapılır çünkü.
“Sana olmadı diye, olmamış sayılmaz.”
Kitabı okurken çok şey gördüm.
Çok şey fark ettim.
İçimde bir şey kırıldı sesi dışarıdan duyulmadı belki ama içeride yankılandı.
Çünkü her sayfa, bir cam kırığıydı.
Ve ben o sayfaları çıplak elimle çevirdim.
Şimdi avuçlarım kanıyor.
Olsun.
Bu kanama iyidir.
Hissettiğimi gösterir.
Uyanık kaldığımı.
Susmadığımı.
Ve ben ne zaman bu kitabı okusam, cevap veremiyorum.
Bilmiyorum.
Okudum, izledim, empati kurdum.
Ama yetmedi.
Çünkü bir şeyi izlemek, onu durdurmaz.
Anlamak, kurtarmaz.
Ağlamak, değiştirmez.
Sadece eylem.
Sadece ses.
Sadece yazmak.
Ve anlatmak.
Ve başka bir kıza “seni duyuyorum” demek.
Sadece bu.
Gerisi vicdan parlatması.
Satılan ben değilim ama bu, hikayeyi bitirmiyor.
Zana kurtuldu.
Ama kardeşi kaldı.
Zana döndü.
Ama içindeki o çöl onunla döndü.
Ve şimdi her satırında bize şunu soruyor:
“Sen neredeydin?”
Risk daima vardır.
Şehir fark etmez.
Eğitim, soyadı, sosyal medya hesabı fark etmez.
Yeter ki biri çıkıp “bu kız büyüdü artık” desin.
Ve sen itiraz etme.
Bir günde alınır elinden çocukluğun.
Sen daha Barbie’yi bırakmadan, gelinliğe zorlanırsın.
Çünkü bu ülkede kadın olarak büyümek, en çok da şansa bakıyor.