Martin Eden, bireyin toplum içindeki sınıf mücadelesini, kültürel eşitsizlikleri ve sosyal tabakalaşmayı gözler önüne seren güçlü bir romandır. Jack London, kendi hayatından izler taşıyan bu eserde, alt sınıftan gelen Martin’in burjuva sınıfına kabul edilme çabasını ve bu süreçte yaşadığı yabancılaşmayı çarpıcı biçimde anlatır.
Martin’in edebi başarıyla “yukarı sınıfa” tırmanma çabası, sosyolojik olarak kültürel sermaye (Pierre Bourdieu) eksikliğiyle boğuşan bireyin dramatik serüvenidir. Sınıfsal aidiyet, yalnızca ekonomik değil; dil, görgü ve değerler sistemiyle belirlenir. Martin’in dilini değiştirmesi, kendini eğitmesi bile onu tam anlamıyla burjuvaziye kabul ettirmez. Başarıdan sonra gelen geçici kabul ise, sınıf sınırlarının ne kadar katı olduğunun altını çizer.
Roman aynı zamanda bireyin kendi sınıfından da dışlanabileceğini gösterir. Martin, ait olduğu işçi sınıfıyla kültürel olarak uzaklaşır, burjuvazinin ise yüzeysel ve çıkarcı doğasıyla hayal kırıklığı yaşar. Sonunda, toplumun iki ucunda da kendine yer bulamayan birey olarak varoluşsal bir yalnızlığa sürüklenir.
Sosyolojik açıdan Martin Eden, bireysel başarının sınıfsal gerçeklik karşısında nasıl anlamsızlaştığını; toplumun bireye biçtiği rollerin ne kadar yıkıcı olabileceğini gösteren çarpıcı bir roman olarak değerlendirilebilir.