Büyü Dükkanı; psikoterapist Yeşim Taş Türköz'ün bir psikoterapi yaklaşımı olan psikodramanın, “Büyü Dükkânı” (Magic Shop) isimli tekniğinden esinlenilerek kurgulamış olduğu birbirinden bağımsız ancak vermek istediği mesajların ortak amaca hizmet ettiği; sade ve anlaşılır bir dille yazılmış, okurken bizi yormayacak aynı zamanda bolca düşündürüp sorgulatacak, kitap boyunca hem kendimizi o karakterlerle özdeşleştirip onların yerine koyarak acaba ben olsam ne yapardım diyeceğimiz hem de yaşamımızdan izler bulup okurken kendi yaşamımıza, seçimlerimize, isteklerimize ve bunların sonuçlarına fazlaca odaklanıp, pişmanlıklarımıza, vazgeçebileceklerimize ya da vazgeçemeyeceklerimize daha farklı açılardan bakmamızı sağlayacak etkileyici öykülerden oluşuyor.
“Her insanın, yaşamında çok istediği ancak sahip olamadığı bir şeyler vardır. Ya da sahip olup kaybettiği şeyler... Bazen de sahip olduğu ancak kurtulmak istediği şeyler...” İşte Büyü Dükkânı tam da bunun için var. Bu dükkân kaybettiğiniz, kurtulmak istediğiniz ya da sahip olmak istediğiniz her şeyin var olduğu mucizevî bir mekân. Kitaptaki öyküler de burada geçiyor. Bu dükkâna gelen müşteriler hayal edebildikleri her şeyi isteme ve alma hakkına sahipler. Kulağa aslında ne hoş ve heyecan verici geliyor değil mi? Çocukluğunda bir lamba cinine sahip olsan ve 3 dilek hakkın olsa ne dilerdin sorularına vereceği cevabı hep heyecanla düşünen, her şeye rağmen hâlâ mucizelere inanan ve ara ara keşke gerçekten de sihirli bir değneğim olsaydı diye düşünen biri olarak en azından bana öyle hissettirdi :) Ama bu büyü dükkânında durum biraz farklı. Hayal ettiğimiz her şeyi isteme ve alma hakkına sahibiz dedik evet ama bedelini ödemek şartıyla. Her yerde olduğu gibi bu dükkânda da almak istenilen şeyin bir bedeli var. Ancak bu bedeli ödemek şartıyla, istediğiniz her şeye sahip olabilirsiniz. Ancak buradaki bedeller bildiklerimizden biraz farklı ve ödemesi zor bedeller. Burada o en çok istenilen şeye sahip olmak için ödenilecek bedelin ne olacağı ise dükkân sahibi ile yapılan sıkı bir pazarlık sonrasında ortaya çıkıyor. Sonuç olarak ise herkes çok istediği bir şeye sahip olmak için alabileceği en iyi şeyi alabilmek uğruna uzun bir yolu göze alarak bu büyü dükkânına geliyor ve buradan mutlaka alabileceği en iyi şeyi almış olarak çıkıyor. Ama enteresan ki genellikle gelen müşterilerin sonunda aldığı şeyler, o en çok istediği şeyden çok farklı oluyor. Bu yüzden kitap her bölüm sonu bizi “Hayatta en çok istediğimiz şey, hayattan alabileceğimiz en iyi şey midir?”, “Bedel ödeyerek almak istediğimiz şeyler gerçekten istediğimiz ve bizi mutlu edecek şeyler mi?” sorularıyla baş başa bırakıyor. Tabii burada benim de sormak istediğim başka sorular var. Hayattan istediğimiz her şey en iyi mi olmak zorunda? O çok istediğimiz şeyler beklemediğimiz sonuçlarıyla da kabul edilemez mi? Ya hayatta en iyi diye bir şey yoksa ya isteklerimize dair daha çok olumlu düşünmeye meyilli olduğumuz için bazı şeyleri kaçırıyorsak. Oruç Aruoba un ara ara kendime hatırlattığım ve üzerine düşündüğüm bir sözü vardır. “En çok beklediğin de, gelse bir gün, hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyecek.” Sanırım bazen neyi beklediğimiz kadar nasıl karşılayacağımızı da düşünmemiz gerekiyor.
Peki Büyü Dükkanı’na gelenler ne için, nelerden vazgeçmek için buradaydı? Kimi pişmanlık duyduğu geçmişini yeniden yaşayabilmek adına geride bıraktığı yıllarını geri almak için buradaydı, kimi cesaretli biri olabilmek için, kimi büyük bir aşk yaşayabilmek için, kimi artık çocuk olmak istemeyip büyümek istediği için, kimi şans için… Buraya büyük umutlarla gelen müşteriler bu en çok istedikleri şeye sahip olmak için karşılığında ise ne istenirse istensin vermeye hazır olarak gelmişlerdi aslında. Ancak sıkı ve zorlu pazarlık sürecinden sonra değişen şeyler oluyordu. Pişmanlık duyduğu geçmişini yeniden yaşayabilmek adına geride bıraktığı yıllarını geri almak isteyen yaşlı bir adam bunun için tüm belleğinden vazgeçebilir miydi? Ya yaşadığı ikilemden kurtulmak için bir tercih yapması gerektiği, bu tercihi ile de diğer seçenekten vazgeçebilmek için cesarete ihtiyacı olan genç bir adam bunun için kaybetme korkusunu verebilecek miydi? Ya da büyük bir aşk yaşamak isteyen genç kız bunun bedelini tutkularından vazgeçerek ödeyebilir miydi? Peki yaşamında hep mutsuzluklara ya da başkalarının mutluluklarına odaklandığı için kendi mutlu anlarının farkında olmayan ve büyü dükkanına şans için gelen bir kadın, bunun için o zamana kadar yaşadığı ancak farkında bile olmadığı mutlu anların tümünü verebilecek miydi, alacağı şans mutluluklarından vazgeçmeye değer miydi?.. Peki siz çok istediğiniz bir şey için nelerden vazgeçebilirdiniz? Bedel ödeyerek almak istediğiniz şey gerçekten istediğiniz ve sizi gerçekten mutlu edecek şey mi? Elde ettiğiniz şey gerçekten vazgeçtiğiniz şeye değecek mi? Hiç düşündünüz mü? Kitabı okurken bu düşüncelerle de baş başa kalıyorsunuz.
Tabii kitapta geçenler hayatta en çok istediğimiz şey için nelerden vazgeçebileceğimizden çok daha fazlasına da odaklı. Bu isteklerimizin aslında gerçekten ne ifade ettiğini sorgulatarak bizim için hayatta gerçekten neyin ne kadar önemli ya da önemsiz olduğunu hayatın karmaşıklığı üzerinden göstererek, kendi hayatımız üzerine bize düşünme fırsatı sunuyor ve aynı zamanda bizim için hayatın anlamının ne olduğuna dair farkındalık kazandırıyor. Kısa ama anlam ve vermek istedikleri bakımından gerçekten dolu bir kitap diyebilirim.
Aynı zamanda kitapta beni etkileyen şeylerden biri de metaforlar açısından çok başarılı olmasıydı. Beni etkileyenlerden birkaç tanesine değinmek istiyorum. Bunlardan biri mutluluk üzerine olan “Müşterilerimden biri, mutluluğu bir kibritin alevine benzetmişti. 'Ya esen bir rüzgâr söndürür, ya siz üflersiniz, ya da sonuna kadar yanıp, kendiliğinden söner’ dediğini hatırlıyorum. Kibritin alevi önünde sonunda söner ama başka bir kibrit yakma şansınız daima vardır.” idi. Mutluluğun sonsuza kadar sürüp gitmediğini, kendimize yeni mutluluklar bulabilmek için ise daima şansımız olduğunu, içimizdeki umutları yeniden yeşertecek şekilde ne güzel ifade etmiş. Bir diğeri ise yaşamımızda tek bir önemli zaman vardır, o da şu an! ifadesini çok güzel açıklayan "Geçmiş ve geleceği birbirinden ayıran tek çizgi, içinde bulunduğumuz andı ve biz, çizginin kendisinden çok, onun birbirinden ayırdıklarıyla ilgileniyorduk. Belki de hep o çizginin üzerinde durduğumuz için, o bizden bir parça gibi oluyordu. Oysa geçmiş, uğurladığımız bir misafir, gelecek ise henüz tanımadığımız bir yabancıya benziyordu. İkisi de bizden değildi. Bizden olmayanlar ise bizim dikkatimizi her zaman daha fazla çekmişlerdi." cümleleri oldu. Yapmamız gereken şu anı yaşamak olmalıyken geçmişe veya geleceğe o kadar odaklıyız ki şu anın bize yaşattıklarının ve yaşatacaklarının farkında bile değiliz. Yazarın da dediği gülleri koklamak uğruna yerdeki papatyaları eziyoruz. Ama ezdiğinize de değmiyor, çünkü gülün kokusunu da içimize çekemiyoruz. Belki papatyaları ezmeden bizi güllere götürecek yeni yollar bulabiliriz ya da belki güllere giden bütün yolların papatyaları ezmekten geçmediğini görebiliriz. Böylece gülleri koklarken de huzurumuz, onların kokusunu içimize çekmemize izin verir. Kim bilir belki o zaman, papatyaların da güzel çiçekler olduğunu fark ederiz. Bunu fark edebilmek için ise bazen yapmamız gereken sadece durup düşünmek ve yaşamımıza daha dikkatli bakmak. İhmal ettiğimiz veya görmezden geldiğimiz ne kadar çok şey var…