·75 syf.··Beğendi
···Okunma: 19 Eylül 2024 00:09 "SANRI"
"Ocağında kül olacaksam, adıma toz deseler ne çıkar?
Odanın penceresiysem eğer, boşluk olsam ne yazar ?
Su saatinde saat isem geçsem ne olur?
Değil mi ki sana ait olduğum sürece duracağım. Ölsem ne olur?
Sana ait oldukça ölmeyeceğim madem seni kaybetsem ne olur?
Seni kaybettikçe bulacaksam eğer."
Her şeyin bir başlangıcı vardı. Bu cümleyle başlıyoruz belki de en derin sorgularımıza. Hepimiz bir yerden başladık: bir düşünceyle, bir sessizlikle, belki de sadece bir karartıyla… Ama ya huzursuzluk? Ruhumuza sinmiş, içimize çöreklenmiş o tarifsiz uyumsuzluk nerede doğdu?
Kimimiz için bu bir çocukluk anısıdır. Bir yabancı bakışı, bir sessiz gecede duyulan boğuk bir iç ses… Kimimiz içinse hiçbir zaman net bir cevabı yoktur. Belki de doğarken yanımızda getirdiğimiz görünmez bir yük gibi, isim koyamadığımız bir boşluk…
Kimi zaman kendimizi bu dünyaya ait hissetmeyebiliriz. Belki de bazı günler, sadece "maruz kaldığımız" bir yaşamın içinde sürükleniyoruzdur. Ama bu hissin bile bir anlamı var. Belki de her şeyin bir başlangıcı varsa, bu sorgular da yeni bir başlangıcın habercisidir.
İnsanlardan nefret eden bir adam.
Yorgun, uykusuz, kelimenin tam anlamıyla "niteliksiz" biri.
Hayata dair amacı yok, varsa da kendi bile bilmiyor.
Konuşmuyor, görünmüyor, sadece okuyor.
Günlerce, belki aylarca kendini dış dünyadan yalıtmış bu adam, sebepsiz bir şekilde dışarı çıkıyor. Kalabalıkların arasında yürürken bir çift gözle karşılaşıyor. Bu öyle bir karşılaşma ki, adamın buz tutmuş iç dünyasında bir şeyler çatlıyor.
Bir kadın.
Tanımadığı, fakat bir anda en yakını gibi hissettiği biri.
Kadının sahaf arayışıyla başlayan konuşma, adamın sessizliğini bozuyor. Onun için bu, sıradan bir diyalogdan çok daha fazlası. Kitaplar aracılığıyla kurulan bağ, zamanla bir rutine, sonra bir meraka, belki de bir tür aşka dönüşüyor.
Kadın, intihar üzerine bir roman yazmak istiyor.
Adam, onun aradığı kitapları buluyor.
Ve birlikte her gün buluşuyorlar.
O konuşuyor, adam dinliyor.
Adam artık susmayı sevmiyor.
Ama sonra... Kadın bir gün gelmiyor.
Geride yalnızca bir defter kalıyor. Kadının yazacağı kitap için tuttuğu notlar…
Adam içinse bu defter, bir veda, bir başlangıç, bir dönüşüm oluyor.
Bazen bir kitap, sayfa sayısıyla değil, taşıdığı varoluş sancısıyla sarsar bizleri. Kitap, 75 sayfa olsa da içeriğindeki melankoli, psikolojik derinlik ve felsefi sorgularla bir romanın hacminden çok daha fazlasını sunuyor. Bu kitap, içine kapanan bir adamın, tesadüf gibi görünen bir karşılaşmayla nasıl kabuğunu kırabildiğini; ama aynı zamanda hayatın her şeyi geri alabilecek kadar acımasız olabileceğini anlatıyor. Kendini karanlık bir odaya kapatmış, bir yandan hayatı sorgularken bir yandan da kendini yavaş yavaş tüketen bir karakter.
Yazarın dili süssüz ama duygusu yoğun. Bir tür varoluş sancısı işleniyor satırlarda. Kitabın bir diğer güzel tarafı ise, içinde yer verilen çeşitli alıntılar. Şairlerden, yazar ve düşünürlerden yapılan küçük notlar; karakterin zihnindeki labirente bizleri de ortak ediyor.
Kitap, bölümler şeklinde ilerliyor ve özellikle açılış bölümü olan “Varolmanın Dayanılmaz Eksikliği”, bizleri derhal karakterin zihinsel çöküşüne çekiyor. Bu başlık bile, bir varoluş sancısının, bir tür ruhsal eksilmenin habercisi niteliğinde.
Sanrı yalnızca bir hikâye anlatmıyor, bizleri düşünsel bir alan açıyor. Kitap boyunca kullanılan alıntılar –özellikle Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” adlı eserine yapılan gönderme– bilinçli olmanın getirdiği acıyı, hareketsizliği ve ruhsal felci merkezine alıyor.
Yazar, klasik edebiyattan beslenerek, kendi çağdaş anlatım diliyle harmanladığı bu metinde; karakterin iç monologlarını, hayata ve kendine dair gözlemlerini oldukça başarılı bir şekilde aktarıyor. Özellikle “varlığın yokluğu” ve “yokluğun varlığı” gibi kavramlar, kitabın felsefi derinliğini artırıyor.
“Bundan sonrası bende kalsın.” demişsiniz…
Ve evet, gerçekten de öyle.
Bazı hikâyelerin sonu yazılmaz.
Sadece hissedilir.
Bu kitap da tam olarak öyle bir kitap.
Duygusu kelimelerin çok ötesinde.
Kitapla Kalın.