"SANRI"
"Ocağında kül olacaksam, adıma toz deseler ne çıkar?
Odanın penceresiysem eğer, boşluk olsam ne yazar ?
Su saatinde saat isem geçsem ne olur?
Değil mi ki sana ait olduğum sürece duracağım. Ölsem ne olur?
Sana ait oldukça ölmeyeceğim madem seni kaybetsem ne olur?
Seni kaybettikçe bulacaksam eğer."
Her şeyin bir başlangıcı vardı. Bu cümleyle başlıyoruz belki de en derin sorgularımıza. Hepimiz bir yerden başladık: bir düşünceyle, bir sessizlikle, belki de sadece bir karartıyla… Ama ya huzursuzluk? Ruhumuza sinmiş, içimize çöreklenmiş o tarifsiz uyumsuzluk nerede doğdu?
Kimimiz için bu bir çocukluk anısıdır. Bir yabancı bakışı, bir sessiz gecede duyulan boğuk bir iç ses… Kimimiz içinse hiçbir zaman net bir cevabı yoktur. Belki de doğarken yanımızda getirdiğimiz görünmez bir yük gibi, isim koyamadığımız bir boşluk…
Kimi zaman kendimizi bu dünyaya ait hissetmeyebiliriz. Belki de bazı günler, sadece "maruz kaldığımız" bir yaşamın içinde sürükleniyoruzdur. Ama bu hissin bile bir anlamı var. Belki de her şeyin bir başlangıcı varsa, bu sorgular da yeni bir başlangıcın habercisidir.
İnsanlardan nefret eden bir adam.
Yorgun, uykusuz, kelimenin tam anlamıyla "niteliksiz" biri.
Hayata dair amacı yok, varsa da kendi bile bilmiyor.
Konuşmuyor, görünmüyor, sadece okuyor.
Günlerce, belki aylarca kendini dış dünyadan yalıtmış bu adam, sebepsiz bir şekilde dışarı çıkıyor. Kalabalıkların arasında yürürken bir çift gözle karşılaşıyor. Bu öyle bir karşılaşma ki, adamın buz tutmuş iç dünyasında bir şeyler çatlıyor.
Bir kadın.
Tanımadığı, fakat bir anda en yakını gibi hissettiği biri.
Kadının sahaf arayışıyla başlayan konuşma, adamın sessizliğini bozuyor. Onun için bu, sıradan bir diyalogdan çok daha fazlası. Kitaplar aracılığıyla kurulan bağ, zamanla bir rutine, sonra bir meraka,