Merhaba,yazarın daha önce ‘Kulak Ver, Sükutuma’ adlı eseriyle tanımıştım ve kalemini o zamandan beri severek takip ediyorum. Şimdi ise Buna Can Dayanır mı? kitabıyla birlikte yazarın diline ve anlatım tarzına bir kez daha hayran kaldım. Kahvenize eşlik eden kısa ama etkileyici hikayesini bir solukta okuyorsunuz.Yazarımızın emeğine kalemine sağlık
Buna Can Dayanır mı?, bir köyden kente uzanan yolculuğu anlatırken aslında çok daha tanıdık bir yere dokunuyor:
İnsanın kendi içinden çıkıp yine kendine dönme çabasına.
Ali’nin hikâyesi; cesaretle atılan bir adımın, zamanla nasıl yorgunluğa, sorgulamaya ve sessiz kabullenişlere dönüştüğünü gösteriyor. Köydeki dinginlik; annesinin tandır başındaki sıcaklığı, sabahın erken saatlerinde duyulan kuş sesleri, toprağın kokusu… Bunlar birer anı değil sadece, Ali’nin şehirde tutunmaya çalışırken kaybettiği parçalar. İstanbul ise başta umut vaat eden, sonra insanı yavaş yavaş içine çeken bir hengâme olarak çıkıyor karşımıza. Betonun, gürültünün ve bitmeyen telaşın arasında insanın kendine yabancılaşması çok tanıdık bir hisle anlatılıyor.
Kitap boyunca dikkat çeken şey, büyük olaylardan çok küçük kırılmaların ağırlığı. Bir telefon konuşmasındaki mesafe, bir iş gününün ardından gelen yorgunluk, bir türküyle içe çöken hüzün… Ali’nin dayanma gücü tam da buralarda sınanıyor. “Dayanmak” burada sadece çalışmak ya da ayakta kalmak değil; hayallerini, sevdiklerini ve kendine dair inancını ne kadar koruyabildiğiyle ölçülüyor.
Gülizar ise bu hikâyede bir insan olmanın ötesinde, Ali’nin umudu ve pusulası gibi. Ama o pusula bile bazen yönünü kaybediyor. Çünkü hayat, her zaman güzel düşünmekle güzelleşmiyor. Kitap tam da bu noktada dürüstleşiyor:
Her emek karşılık bulmuyor, her yol insanı mutlu etmiyor.
Finale doğru hissedilen şey büyük bir