·256 syf.··Beğendi
···Okunma: 12 Temmuz 2025 00:00 "ÖTEKİ MEM"
"Öfke kibirden kaynaklanır, akla danışıp tavsiye almadan uyanır, yüreğin kasvetinden bir intikam kararlılığıyla doğar ve bunu akla onaylatır, bu da insanın ruhundaki erdemi harcayıp yok eder. Bu yüzden her zaman, her ihtiyaç duyduğunda akıl ve tecrübe sahibi birine danış."
Bazı kitaplar vardır, ilk bakışta tanıdık gelir ama sayfalar ilerledikçe başka bir evrene açılır. Tanıdık bir ezgiyle başlar: Memê Alan Destanı, ardından Ahmedê Xanî’nin ölümsüz eseri Mem û Zîn yankılanır kulağımızda. Ama çok geçmeden anlarız ki bu kitap, o bildiğimiz destanın “öteki” yüzünü, başka bir anlatım biçimiyle karşımıza çıkarıyor.
Ve bu kez bize anlatan, bildiğimiz bir yazar sesi değil. Gölge bir anlatıcı: Garzanî.
Doğu edebiyatının köklü damarlarından beslenen ama modern zamanların sorgulayıcı bakışıyla şekillenen bir anlatı: Kitap, klasik aşk ve kahramanlık öykülerine bambaşka bir gözle bakmamıza olanak tanıyor.
Yazar bu klasik metinleri birer kaynak olarak alıyor, onları çağdaş anlatı teknikleriyle harmanlıyor ve postmodern bir yeniden yazıma dönüştürüyor. Ortaya ise hem tanıdık hem de tamamen yeni bir metin çıkıyor.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri, anlatıcının doğrudan yazar olmaması. Anlatıcı, Garzanî adını taşıyan bir “gölge karakter”. Geçmişin izlerini süren, olan biteni bugünün dünyasından çözümlemeye çalışan ve zamanı, mekânı aşan bir bakışa sahip. Bu sayede metin yalnızca bir anlatı olmaktan çıkar; aynı zamanda geçmişle yüzleşmenin, kültürel mirasla hesaplaşmanın ve kimliğin parçalarını yeniden birleştirmenin yollarını arayan bir yapıya bürünür.
Romanın merkezinde, Mağrip adında yedi dağın üstüne kurulmuş görkemli bir şehir yer alıyor. Bu şehir, üç kardeş – Ali, Ömer ve Elmas Bey – tarafından yönetiliyor. Ancak ardılları olmayan bu üç güçlü figür, bir bayram sabahı ardında hiçbir iz bırakmadan şehirden ayrılıyor. Hikâye, bu yolculuğun bir dönüm noktasında ortaya çıkan ak sakallı bir dede ile farklı bir boyuta evriliyor: Geç kaldığımızı düşündüğümüz birçok şeyin aslında hâlâ mümkün olduğu, yeter ki nasip olsun…
“Öteki Mem”, sadece bir aşk ya da yolculuk hikâyesi değil; aynı zamanda bir edebi sorgulama. “Mem û Zîn”, “Leyla ile Mecnun”, “Hüsrev ile Şirin” gibi aşkların idealize edilmiş yapıları, bu romanda yer yer sorgulanıyor. Sidar, bu klasiklerin içindeki masalsı gerçekliği bozmadan, onları günümüz değerleriyle yüzleştiriyor: Aşk gerçekten yüce bir fedakârlık mıdır, yoksa bir yıkım biçimi midir? Kahramanlık dediğimiz şey, kimin bakışıyla anlam kazanır?
Eğer siz de edebiyatın büyülü labirentlerinde dolaşmayı, geçmişin seslerini bugünün dilinde duymayı seviyorsanız, İlhami Sidar’ın Öteki Mem romanı, kitaplığınızda yer alması gereken nadide eserlerden biri olabilir.
Mem burada yalnızca aşkın kahramanı değil; toplumsal yapının, erkekliğin, efsanenin, hatta anlatıcılığın kendisinin simgesel bir temsili. “Öteki” olması da bundan. Bildiğimiz Mem değil bu; kaydırılmış, sorgulanmış, dönüştürülmüş bir Mem.
Garzanî, anlatıcı kimliğini sabote ederken aynı zamanda okuru da uyarıyor: “Bu sadece bir aşk hikâyesi değil. Bu, anlatılanı anlatanların da hikâyesi.” İşte bu yüzden Öteki Mem, yalnızca bir aşk destanının yeniden yorumu değil; bir anlatı laboratuvarı gibi.
Kitap, bizi yalnızca Mem ile değil; kendi anlatı alışkanlıklarımızla da yüzleştiriyor.
Hangi hikâyelere alışkınız?
Kime inanıyoruz?
Kim konuşur, kim susturulur?
O susanların, görmezden gelinenlerin, hatta anlatı dışı kalanların sesi var. Garzanî’nin sesiyle, ama aslında bizimle.
Ve bu sesi duymak, alışılmışın dışında bir edebi yolculuğa çıkmayı göze almakla mümkün.
'Öteki Mem', işte bu yolculuğun kitabı.
Eğer aşkı, kaybı, ihaneti, kültürü, dili ve suskunluğu başka bir gözle görmek istiyorsanız, bu kitap size çok şey anlatacak.
Okuyun. Unutulmuş hikâyelerin başka yüzleri olduğunu göreceksiniz.
Kitapla Kalın.