·233 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Ağustos 2025 00:00 "DEHŞET GÜNÜ"
“Bazen karanlıkta kalan, gözler değil, zihindir.”
Hayat bazen tek bir anla değişir. Bildiğimiz, alıştığımız dünya yerle bir olur ve gerçeklik dediğimiz şey kabusa dönüşür.
Adından da anlaşılacağı gibi bu kitap, sıradan bir günün nasıl bir kâbusa dönüşebileceğini, gerilim ile korku arasındaki sınırları ustalıkla yıkan bir dille anlatıyor. Psikolojik çözümlemelerle bezeli yapısı, karakterlerin derinliği ve olay örgüsünün ustaca kurulması, kitabı benzerlerinden ayıran en önemli unsurlar.
Her şey, mahalle halkının eğlence dolu bir gece geçirmek için lunaparka gitmesiyle başlıyor.
Renkli ışıklar, dönen oyuncaklar, neşeli müzikler...
Ancak bu renkli ambiyans, kısa sürede yerini dehşet dolu bir karanlığa bırakıyor.
Bir çocuk aniden kayboluyor. Herkes telaşla onu ararken, Ayşe adında bir kadın gözlerine inanamayacağı bir sahneyle karşılaşıyor:
Taş zeminde yuvarlanarak gelen kopuk bir çocuk başı!
Onu daha dehşet verici yapan ise, başın bir anlığına açılan gözlerinde ne bir korkunun ne de bir yaşamın izine rastlanması.
Bu olayın ardından kayıplara karışan bir palyaço, olayların seyrini daha da bilinmezliğe sürüklüyor. Polis olayları araştırmaya başlarken, bizleri asıl gerilime çeken karakter ise Melis.
Onun yaşadığı psikolojik çöküş, kitabın ritmini belirliyor. Melis, yavaş yavaş gerçeklikten kopmaya başlıyor.
Melis, yoğun bir ders gününün ardından akşam yemeğinden önce rahatlamak için duşa girmek ister. Burası onun huzur alanıdır; loş ışık, sarı mermerler, ılık su… Her şey bir rutin gibi başlar.
Ta ki… bedenine su değdiği anda içini saran yabancı bir dokunuş hissine kadar.
Önce küçük bir huzursuzluk, sonra gözünün önünde aniden renk değiştiren mermerler… Sarıdan kırmızıya dönen bir gerçeklik. Akan suya karışan kan… Ve sonra o dehşet dolu an: Tavanda kardeşinin kesik başı!
“Merhaba abla! Sende benimle gelmek istemez misin? Burası çok güzel…”
Bu cümleyle başlayan kabus, artık gerçeklik algısını alt üst eder. Melis’in gözyaşları, çığlıkları, ve korkunun bedende yankılanan titreşimi bir anda su sesiyle birleşir.
Annesi Leman'ın banyoya koşmasıyla olayın tansiyonu daha da yükselir. İçeride kan yoktur, sadece Melis’in dehşet içinde ağlayan hâli vardır. Peki, gerçekten hiçbir şey yaşanmamış mıdır? Yoksa yaşananlar, bastırılmış bir travmanın yansıması mı?
Bu tür hikâyelerde dikkat edilmesi gereken en çarpıcı unsur, anlatıcının ya da karakterin ruh hâlidir. Kitap, sadece kan ve korku unsurlarıyla değil; zihinsel bir çöküşün, travmanın, bastırılmış korkuların ne kadar somutlaşabileceğini göstermesiyle etkileyici hale geliyor.
Suyun rahatlatıcı etkisiyle başlayan anın bir anda kabusa dönüşmesi, okuyucunun zihninde “acaba?” sorularını çoğaltıyor:
Melis geçmişte kardeşini mi kaybetti?
Bu bir travma sonrası halüsinasyon mu?
Gerçeklik algısı ne kadar sağlıklı?
Ya da… gerçekten doğaüstü bir şey mi oluyor?
İnsan zihninin ne kadar derin, ne kadar kırılgan olabileceğini; sıradan anların nasıl bir travma patlamasına dönüşebileceğini bu kadar çarpıcı anlatan az hikâye vardır.
Bir insanın zihninde neler saklı olduğunu, o kişi bile bazen bilemez. Melis’in yaşadığı gibi, bazı duygular su yüzüne ancak sessizlikte, yalnızlıkta ve bazen de sıcak bir duşun altında çıkar. Ve o an geldiğinde, ne gerçek ne de hayal ayırt edilemez hale gelir.
Kahramanların yaşadığı panik, şaşkınlık, çaresizlik, sayfalar boyunca okuyucunun ruh haline sirayet ediyor. Kitap, bir tür 'kıyamet günü senaryosu' gibi işliyor ama olayların içinde kalmayı başararak felsefi sorgulamalara da yer veriyor:
“İnsan, bir gecede ne kadar değişebilir?”
“Hayatta kalmak mı önemli, insan kalmak mı?”
Kitap boyunca geçen loş ışıklar, mermer zeminler, kanla bütünleşen su sesi… Bu detaylar, yazarın sinematografik bir bakışla yazdığını gösteriyor. Sanki bir korku filminin içindesiniz. Ama en kötüsü şu: Kaçamıyorsunuz. Çünkü dehşet dışarıda değil, içeride – evinizde, banyonuzda, zihninizde…
Eser, klasik korku kalıplarına sıkışmadan, karakterlerin iç dünyasına derinlemesine inmeyi başarıyor.
Melis’in zihni ile okuyucunun zihni arasındaki bağ gittikçe sıkılaşıyor.
Kitap boyunca “Bu gerçekten oluyor mu, yoksa hepsi Melis’in kafasında mı?” sorusunu sormadan edemiyoruz.
Sadece bir roman değil; bir sınav, bir yüzleşme, bir ayna. Korkunun çok katmanlı bir duygu olduğunu göstermekle kalmıyor, bizlere iç sesimizi de dinletiyor.
Okuduktan sonra banyoda loş ışıkta yalnız kalmak istemeyebilirsiniz.
Ama merak etmeyin…
Sadece bir kitaptı, değil mi?
Kitapla Kalın.