·192 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Ağustos 2025 00:00 "ARAFTA"
"Yaşlanınca neden her şeye ağlar insanlar? Çoğu şeyin yitip gittiğini fark ettikleri için mi? Belki de şimdiye kadar yeterince gülmedikleri anıların geri gelmeyeceğini düşünmektendir. Belki de yolun sonuna yaklaştıklarını içten içe fark etmelerindendir."
Bazı insanlar geçmişte yaşamaz sadece… Aynı zamanda oraya sıkışıp kalır. Ne tamamen oradan çıkabilir, ne de bugünü hakkıyla yaşayabilir. Arada kalmış, arafta yaşamayı seçmiş ya da sadece başka çaresi olmayan bir adamın içsel yolculuğu bu kitap…
Hakan, küçük yaşta kardeşini kaybeden bir çocuk. O gün, hayatında sadece birini değil, duygulara güvenmeyi de yitiriyor. “Çok seversen, kaybedersin” diyor kendine. Bu yüzden bir daha hiç kimseye fazlaca bağlanmıyor.
Duygularını bastırıyor, kontrolü elden bırakmıyor. Dışarıdan bakıldığında ise başarılı bir psikiyatrist, toplumun onayladığı bir eş, ayakları yere basan bir adam…
Ama iç dünyasında... Fırtınalar, yarım kalmış cümleler, bastırılmış çığlıklar.
Hayat bazen küçük bir çatlaktan sızıyor içeri. Hakan’ın da yıllardır üzerine beton döktüğü o boşluk, bir karşılaşmayla sarsılıyor. Ve o an, yıllardır inşa ettiği tüm duvarlar çatlamaya başlıyor.
Hakan’ın geçmişle yüzleşme süreci Diyarbakır’dan İstanbul’a, oradan Tunceli’ye, Munzur’un soğuk ve berrak sularına kadar uzanır. Bu sadece coğrafi bir yolculuk değil; aynı zamanda iç dünyasında çocukluğunun izlerini, kaybettiklerini ve bastırdıklarını arayan bir adamın hesaplaşmasıdır.
Yol boyunca, Hakan’ın dışarıdan görünen güçlü ve kontrollü hali yerini içsel çırpınışlara, kırılganlığa ve itiraflara bırakır. Psikiyatrist olmasının verdiği bilgiyle zihninin çığlıklarını anlar; ama onları susturmak kolay değildir. Çünkü bazı acılar dillendikçe değil, kabul edildikçe hafifler.
Hakan, bastırdığı acılarla yüzleşmek, yıllar önce kapattığını sandığı kapıları aralamak ve en önemlisi de kendini yeniden tanımak zorunda.
Romanı özel kılan bir diğer unsur da yazarının bir psikiyatrist olması. Bu, karakterlerin psikolojik derinliğine, travmaların gerçekçiliğine ve içsel çözümlemelere güçlü bir katman katıyor. Delilik ile sağlıklılık arasındaki o ince çizgi, yer yer bulanıklaşıyor; yer yer keskinleşiyor. Hakan’ın içsel dünyasında dolaşırken yalnızca bir adamı değil, hepimizi temsil eden insanı görüyoruz. Sevmenin bedelinden korkan, acıdan kaçmak için duvar ören, ama sonunda en çok kendi içine hapsolan insanı…
Bu kitap bize şunu hatırlatıyor: Sevmekten kaçmak çözüm değil. Yas, bastırıldıkça daha derin bir yaraya dönüşür. Ve iyileşmenin yolu, içimize dönmekten, susturduğumuz sesleri duymaktan geçer. Belki hepimizin bir “güvercini” var içinde uçmasını bekleyen. Ama önce kendimize kulak vermemiz gerek. Belki de romanın bize fısıldadığı tek cümle bu:
“Işıklarını açık tutmak istiyorsan, önce içine, sonra toprağa kulak ver.”
“Arafta kalmak” kavramı kitapta yalnızca bir hâl değil, bir yaşam biçimi gibi. Ne geçmişe tamamen veda edebilmiş Hakan, ne de bugüne tam olarak adım atabilmiş. O gri alanda, hayalet gibi dolaşırken biz okuyucular da onunla birlikte durup düşünüyoruz:
Gerçekten yaşıyor muyuz? Yoksa sadece alışkanlıkların, korkuların, kayıpların gölgesinde var olmaya mı çalışıyoruz?
Arafta, büyük olaylara değil; küçük duyguların büyük sessizliğine odaklanan bir roman.
Bağ kurmakta zorlananlar, kaybın ne demek olduğunu bilenler, geçmişiyle hesaplaşmayı erteleyenler ya da sadece derin bir hikâyeye tanık olmak isteyenler için güçlü bir öneri.
Ben okurken hem Hakan’a hem de kendi iç dünyama yolculuk ettim. Sessizdi, ama etkisi yüksek bir okuma oldu.
“Arafta kalmak istemeyenlere…”
“Belki bir gün siz de kendi güvercininizi uçurursunuz.”
Kitapla Kalın.