·288 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Ağustos 2025 00:00 "NAKKAŞ"
"Bir köy düşünün ki içinde sadece arifler yetişiyor. Herkes birbirinin sırrının emanetçisi. Sözleri irfan, amelleri ihlas üzere. Dünya nadir zamanlarından birini yaşıyordu. Bu mana eri aklı başında adamları alıp, aklı kalbinde adamlar yetiştiriyordu."
“Yolun başında bir hakikat âşığı, ötelerden Bağdat’a bir çağrı;
Yâ Şah-ı Geylânî… Elimi tut ki sana ‘elleri tutan’ desinler.”
Ve ardından Buhara’dan gelen bir cevap:
“Nakşettiğime dokun ki sana da ‘Şah-ı Nakşibend’ desinler...”
Bu diyaloglar, sanki yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan birer manevi selam gibi.
“Kim bir Müslümanın hayatını yazarsa ona yeniden hayat vermiş gibi olur.” sözüyle başlayan bu edebi yolculuk, geçmişte yaşamış ama aslında “ölmemiş” olan gönül sultanlarını yeniden sayfalar arasında canlandırıyor.
'Nakkaş', Nakşibendi Tarikatı’nın pîri Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaeddin’in hayatını anlatan, edebiyatın ve tasavvufun kesişim noktasında, “her hakikatin bir hayalle başladığı” düşüncesiyle kaleme alınmış tasavvufi bir roman. Yazar, tarihi ve tasavvufi bilgileri, kurgu ve psikolojik öğelerle ustalıkla harmanlamış. Kitapta tasavvufun derinliklerine inerken, aynı zamanda akıcı ve sürükleyici bir hikâye ile karşılaşıyoruz. Okurken, acıyla yoğrulmuş iki kardeşin Türkiye’den Özbekistan’a uzanan dramatik yolculuğuna tanıklık ediyoruz. Bu güçlü kurgunun içinde, Nakşibendi yolunun manevi rehberliği ve tarihî gerçekler etkileyici biçimde işlenmiş. Tarihin tozlu sayfalarından bugüne uzanan bir davet niteliğinde. Harfler nakış oluyor, kelimeler birer motif gibi işleniyor ve ortaya hem edebi hem manevi değeri yüksek bir eser çıkıyor.
Kitap, bizi Rümeysa adlı bir kadının hikayesiyle tanıştırıyor. Annesi ve babası vefat eden Rümeysa, Özbekistan’da yaşayan amcasının gözetimi altında büyür. Zorlu geçmişi—çocuk esirgeme kurumu ve akıl hastanesindeki günleri—ardında bırakmaya çalışırken, bazı takıntılarından kurtulamamaktadır. Yazmayı çok seven Rümeysa, günlüğüne döktüğü düşüncelerini tamamlayamaz ancak dünyanın dört bir yanından gelen günlükleri yayımlayan bir yayınevi kurar ve büyük başarı kazanır.
Ancak bir gün, hayatına giren gizemli bir adam, babasının hâlâ yaşadığını ve günlükleri yazdığını söyler. Bu olaydan sonra, yakın arkadaşı Yurdagül, Rümeysa’nın kayboluşunun sırlarını çözmek için günlükleri okumaya karar verir. Günlük sayfalarında ise okuyucu, bugüne dek hiç duymadığı gerçekler ve manevi aşk yolunda yaşanan renkli, derin bir hayat hikâyesine tanıklık eder.
İki kardeşten biri, insan bedeninin ve dünyanın aşkına tutkunken, diğeri aşkı manevî boyuta taşımanın inceliklerini adım adım öğretiyor. Kitap; aşırılıktan kaçınmanın, saygı ve sevginin, merhamet ve dostluğun önemini vurguluyor. Her işin, her hareketin aşk ile yapılması halinde sadece bireye değil, çevresine de büyük fayda sağladığını örneklerle aktarıyor.
Kitaptaki diyaloglar ve ikili sohbetler, kendini bulma yolunda kılavuzluk edecek altı çizilecek cümlelerle dolu. "Anlatılmaz, yaşanır" denilen türden bir derinlik ve haz veriyor.
Ruhu besleyen bir eser. Hayali olanlar için hakikatin kapılarını aralayan, hakikati arayanlar içinse hayal kurmayı yeniden hatırlatan bir yolculuk… Bu kitapla, geçmişle bugün arasında kurulan köprüde yürümek; imgeyle hakikati, hayalle ilahi gerçeği keşfetmek isteyen okurlar için çok özel bir yolculuk olacaktır.
Eğer kelimelerin taşıdığı hem manevi hem edebi bir derinliğe tanık olmak istiyorsanız, bu romanı mutlaka elinize alın. Belki siz de satırların arasından kendi hakikatinizi bulursunuz.
Kitapla Kalın.