·230 syf.··Beğendi
···Okunma: 12 Temmuz 2025 00:00 "HAYDUT"
"Ne kıymetliydi bir canın canını düşünmek. Ve ne manalıydı beraber yaşadığımız kâinatın, sadece biz insanlara ait olmadığı fikriyle yaşamak. Ve ne kadar kıymetliydi Tanrı'nın yarattığı evrenin, hepimize fazla fazla yetebileceği fikri !"
Hayat… İçine adım attığımız andan itibaren bizi türlü yollara, çıkmaz sokaklara, beklenmedik kavşaklara sürükleyen dev bir labirent. Her adımımızda bir iz bırakıyoruz; kimi zaman görünmez, kimi zaman silinmez. Ama sorulması gereken asıl soru şu: Bunca yolu yürüdükten sonra heybemize ne kattık?
İnsan, çoğu zaman farkında olmadan dünyanın yüklerini sırtına vurur. Bir ömür boyu taşıdığı bu yüklerin ne kadarı kendi seçimi, ne kadarı zorunluluk? Binalar, evler, villalar, topraklar, yatlar, katlar… Ya da tam tersi: yoksulluk, açlık, sefalet… Hepsi bu yeryüzünün koca mezarlığında yan yana yatıyor. Zengin de fakir de aynı toprağın koynuna giriyor; geriye yalnızca hatıralar ve hikâyeler kalıyor.
Savruluyoruz zamanın akışında. Aklı ile ruhu aynı yerde olmayan insanların vicdanında yaşanan zelzeleler, nice hayatı karanlığın içine itiyor. Kim bilir kaç hayal, kaç umut, kaç inanç sessizce gömülüyor toprağa… Bazı olaylar vardır ki önünde durmak imkânsızdır. Bir dağın zirvesinden kopup gelen çığ gibi, ne kadar direnmeye çalışsak da altında kalırız. Feryatlarımız duyulmaz, çırpınışlarımız görünmez olur.
Bazı hikâyeler vardır, sadece satırlarda değil, hayatın tam ortasında yaşanır. Manisa Salihli’nin yokluk ve yoksulluk dolu yıllarına götüren bu kitap da öyleydi. Ama burada bahsedilen yoksulluk, yalnızca maddi değil; çok daha derin, çok daha sessiz bir yoksulluktu: duygusal ve manevi yoksunluk.
Süreyya, henüz çocuk sayılacak yaşta hem annesiz hem babasız kalır. Aile özlemini ve sevgisini Alişan’da bulur; evlenirler, mutlu ve huzurlu bir yaşam kurarlar. Ama hayat, en güvenli limanı bile bir gecede yerle bir edebilir.
Bir gece, Alişan hain bir pusuya kurban gider. Herkesten sağlam görünen bu adamın kumar borçlarına battığını, işin içinde büyük hesaplaşmalar olduğunu kimse bilmemektedir. Borçlarından kurtulamayan Alişan, bu uğurda canından olur. Süreyya, kucağında henüz bebek olan oğlu Cemal’le tek başına kalır. Ne kimseden yardım ister, ne de kimseye muhtaç olur. Zor şartlarda, alın teriyle oğlunu büyütür.
Cemal, henüz dört yaşında babasız kalmış bir çocuk… Annesi Süreyya, kocasına gönülden bağlı, onunla kurduğu düzenin, bin bir zorlukla aldıkları evin, kucaklarına aldıkları çocuklarının huzur içinde yaşayacağını sanmıştı. Ama unuttuğu bir şey vardı: Hayat bazen, insanın en savunmasız anında, en acımasız yüzünü gösterir.
Cemal, gençlik yıllarında akıllı, efendi, dürüst bir delikanlıdır. Ama babasının ölümünün asıl sebebini öğrendiğinde, hayatın acımasız yüzü ona da görünür. İntikam ateşiyle yanıp tutuşan Cemal, kötü arkadaşlıkların içine çekilir. Kumar, kavga, yanlış adımlar… Tıpkı babası gibi uçurumun kenarına sürüklenir.
Süreyya, bir dul kadın olarak tarlalarda çalışarak oğlunun ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Fakat ekmek parasını kazanmak, kalpteki boşluğu doldurmaya yetmez. Cemal büyüdükçe yalnızlığının yükü de büyür. Gençlik çağında işten uzak, içki ve kumarın cazibesine kapılır. Oysa olacakları kimse bilemez.
Kitap, yalnızca bireysel hikâyeler anlatmıyor; sosyal ve ekonomik koşulların, insanın kaderine nasıl yön verdiğini de gösteriyor. Üzüm bağlarında alın teri dökülen bir taşrada, dul bir kadının yükü iki kat ağır. “Kadın, erkeğin malıdır” anlayışı, yüzyıllardır değişmeyen bir zincir gibi boynuna dolanmış. Süreyya, o zincirleri kırmaya çalışan bir kadın… ama toplumun sert duvarları karşısında yalnız.
Bu hikâye, sadece bir dönemi değil, bugünü de anlatıyor. Çünkü hâlâ, aynı bakış açısıyla yaşamak zorunda bırakılan kadınlar var. Hâlâ adaletin zorbalıkla sağlandığı, eğitimsizliğin kader gibi benimsendiği yerler var.
Karakter analizleri, olayların bütünlüğü ve yazarın psikolojik derinliğiyle harmanladığı üslubu sayesinde kitap su gibi akıyor. Satırlar arasında dolaşırken, bazen kurgu ile gerçeğin sınırlarını unuttum. Bazı bölümlerde gözyaşlarımı tutamadım; çünkü bu yalnızca bir kitap değildi, birçok kadının ve çocuğun gerçeğiydi. Bu roman, yalnızca bir intikam hikâyesi değil; bir annenin çaresizliğinin, bir oğlun öfkesinin ve taşranın sert gerçeklerinin hikâyesi. Ataerkil toplum yapısının, yoksulluğun, eğitimsizliğin ve çaresizliğin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığının çarpıcı bir portresi.
Yazar aynı zamanda bir müzisyen… Kitapta yer alan şiirler ve türkülere sinmiş sevgi, hikâyeye başka bir sıcaklık katıyor. Benim için bu eser, yalnızca okunup kapatılacak bir roman değil, kütüphanemde yeri olan, hatırlamak istediğim bir hayat dersi.
Kitapla Kalın.