Bitti. Ve şunu söylemem lazım: İyi ki sabretmişim, iyi ki pes etmemişim.
Yalan yok, ortalarında boğulduğum, "Bu tarihi detaylar ne, bu cümle niye bitmiyor?" diye isyan ettiğim anlar oldu. Ama şimdi, son sayfayı kapattığımda anladım ki Javier Marias
bana Berta'nın sıkıntısını okutmamış, resmen yaşatmış. O bekleyişin ağırlığını, o belirsizliğin insanı içten içe çürütüşünü omuzlarıma yüklemiş. Kitabın dehası da tam olarak buradaymış meğer.
Bu bir casus romanı falan değil. Bu, sevdiğin adam bir hayalete dönüştüğünde ne yapacağını bilememenin romanı. Bütün o gürültülü dünya olaylarının (savaşların, politik entrikaların) aslında tek bir evin içindeki sessizliği nasıl daha da sağır edici hale getirdiğinin romanı.
Kitap bittiğinde aklımda kalan şu sorular oldu:
*Bir insanı sevmek, onun yokluğuna bir ömür dayanmaya yeter mi?
*Aynı yatağı paylaştığın kişinin en büyük sırrın olması nasıl bir delilik?
*Ve en fenası: Bir insanın yokluğu, bazen varlığından daha mı gerçektir?
Sonu... Sonu bir tokat gibi çarpmıyor, hayır. Daha yavaş, daha derinden bir şey. Sanki odadaki hava değişiyor ve sen bir anda bütün hikayeyi bambaşka bir gözle görüyorsun. O yavaşlığın, o bekleyişin ne kadar anlamlı olduğunu anlıyorsun.
Javier Marias insanın aklına şu soruyu mıh gibi çakıyor: En yakınındakini bile, aslında ne kadar tanıyorsun ki?
Ve bu bitmeyen bekleyişin ve tüm bu soruların adı Berta Isla