Bildiğimiz Marias romanları olup bitecek olanın etkili bir özeti gibi olan, okuru daha baştan derinliğe çeken uzun bir giriş paragrafıyla başlar. Bunda “Kocası gerçekten kocası mıydı, bir süre ondan emin olamadı..” diye bir cümle. Daha baştan ‘noluyoruz yavrumi’ diye sorup bir süre uyum sorunu yaşadım. Okudukça anladım, Marias bu sefer derine derine kazıp o bildiğimiz çok saçaklı tünelin yerine seviye seviye yükselecek olan bir kurgu tercih etmiş. Hem Berta’nin hem Thomas’ın ağzından, hem de üçüncü tekil şahıs anlatımıyla okuduğumuz hikaye, anlatıcı her değiştiğinde bir basamak yukarı çıkıyor. Daha yukarı, daha yukarı..Ve işte, kitabın sonunda olup biten her şeyi kuşbakışı görecek kadar yükseldik.
Berta Isla ve Oxford’da eğitim alırken bir mecburiyetle İngiliz gizli servisinde casus olarak işe başlayan Thomas arasındaki evlilikle açılıyor hikaye. Ortak yaşam ne kadar ortak, onu didikliyoruz yine. Hiç kimseyi gerçekten tanıyamayız, yanımızda soluk alıp vereni bile vurgusu tüm romanın üstüne serili bir yorgan. Ve bu ağır yorganın altında sağdan sola dönmeye çalışan Berta’nın umutsuzlukla cilveleşmesi, yalnızlığı, bekleyişi, savruluşu, öfkesi..
Epeyce tanıdık sima var. Yine Shakespeare’in V.Henry’si elini kolunu sallayarak cümlelere dalıyor, kralı korumak metaforu üzerinden despot iktidarlar -diktatörlükler ve halklar arasındaki bağlantıyı kralın emriyle eşeleme hakkı kazanıyoruz. Yarınki Yüzün’den tanıdığımız boyu devrilesice Tupra desen burada. Dalavereleri ona soruyoruz. İnsanın kendi yaşamını seçip seçemeyeceğini de. Her şeye mi bir cevabı olur insanın? Karasevdalılar’dan tanıdığımız Balzac’ın Albay Chabert’ı burada. Hani şu savaşta öldü sanılan, dirilip döndüğünde kendisi olduğunu ispatlayamayan garibim.
Bu kendini merakla okutan bir casusluk hikayesi gibi, son