yaşamın görmeye hakkımız olduğu kısmında çok az hikayeye tanıklık edebiliyor, bundan çok daha azını yaşama şansına erişebiliyoruz. kısacık hayatımızda kendi hikayelerimizi bile bambaşka şekillerde hatırlıyor, zaman içinde parçalarını kaybediyor ve yerlerine aslında orada olup olmadığından pek emin olmadığımız süslü motifler yerleştiriyoruz. Psykhe ve Eros da hepimizin tanıdık olduğu bu hissin mitolojik kurgu versiyonuydu. kitabın sonunda yazarın da itiraf ettiği gibi belli başlı yerleri alışkın olduğumuzun dışında bir hikayeyi bize sunuyor, soy ağaçlarında küçük bir kaydırma yapıldığını gizlemiyordu. ancak bu, rahatsız edici bir detay olmaktan çok kurgunun nasıl da incelikle dokunduğunu kanıtlayan, harika bir eseri ortaya koyan sürecin arkaplanına dair bilgi vermekten öteye gitmiyor. eğer siz de tanıdık olduğunuz hikayelerinizi peşinizden getirerek bu eseri okuyacaksanız bunları da fark edeceğinizden ben daha incelemenin başına bırakmak istiyorum.
kitabın yazım süreci ve kurgusuna dair detayların kitabın başında olmaması, ilk sayfalarda bariz bir şekilde kendini belli eden baskı hatası ve kitabın hiçbir yerinde ne yazara ne de çevirmene yönelik bilgi bulunmaması (kısacık bir biyografi bile yoktu) nedeniyle yayınevinin beni üzmesinden de şöyle bir bahsetmek istiyorum çünkü ne yazık ki bu, hem çevirmene hem de yazara yapılan, dolaylı yoldan okuyucuyu da hafife alan bir ayıp benim nezdimde. ek olarak kitabı okurken birkaç yerde kesinlikle daha fazla açıklama yapılsa hoş olacağını düşündüm. yazarın kendi kurgusu düşünülünce bunu başa konacak bir çevirmen notuyla halledebilirlerdi. yapılmamış, yazık olmuş.
oysa yazarımız Luna Mcnamara çeşitli sosyal projelerde yer alması, harvard'da kadın çalışmaları yapması gibi bahsedilmesi gereken, gelecekte umut vaat eden çağdaş yazarlardan biri. çevirmenimiz Seyhan Dönmez ise bu ve benzeri çok fazla kitabın raflara taşınmasına neden olmuş.
neyse.
ben daha küçük bir çocukken hikaye dinlemeyi ne kadar çok sevdiğimi hatırlıyorum. bahsettiğim yazılı hikayeler de değil üstelik. evimize çok fazla misafir gelir, sürekli anlatacak bir şeylere sahip olurlardı. bu kitabın ilk sayfalarında da kendimi ilkokula giden bir çocuk gibi hissettiğimi itiraf edeceğim. sanki psykhe ve eros, ben sıkılmayayım diye karşıma geçmişler de bana bir şeyler anlatıyor ve canlandırıyorlarmış gibi hissediyordum. daha sonrasında hikayenin içine öyle hızlı bir düşüş yaşadım ki; kendimi bir anda onların kalplerine yerleşmiş, her anı gözlerinden izleyebilen bir peri sandım.
psykhe'nin bir kehanete doğmuş, güzeller güzeli bir prenses oluşu; mitolojik öykülerde pek alışkın olmadığımız güvenli aile ortamı; sözüm ona "erkek gibi" eğitim görmesi, yani kendini korumayı ve savaşmayı öğrenmiş olması; hayranlıkla sözlerini takip ettiğim öğretmeni atalante ve inatçı, başına buyruk kişiliği her sayfada bana hem tanıdık hissettirdi hem de onun yolunu izlerken keyif almamı sağladı. özellikle atalante ile olan sahnelerinde kendimi özlemini çektiğim sıcaklığın kollarında hissetmekten alıkoyamadım. üstelik karakter gelişimi, üzerindeki hırçınlığın yerini bilgeliğe ve alçakgönüllülüğe bırakması inanılmaz güzel işlenmişti.
öte yandan insanlara dair pek bir şey bilmeyen, baş belası sayılabilecek tanrımız eros; beni kendisine öyle bir çekti ki, az daha kalbime bir ok attığını sandım ancak o, kendini bir lanetin kollarına yanlışlıkla bırakmış ve nezaketini, düşünceli tavırlarını, asla pes etmeyen hallerini benim için değil, ölümlü sevgilisi için saklıyordu. aşkın değil, arzunun tanrısı olduğunu söylüyor kitapta. bir şeylerden zevk alabilmek için ona ihtiyacımız oluşunu işliyor. o da aşkı, sevgiyi bizimle öğreniyor ve aslında hangisini daha baskın olduğunu da yine kitabın içinde bize sorgulatıyor. bu açıdan sadece bir tanrı değil aynı zamanda arkadaş olduğunuzu da hissediyorsunuz onunla. hatta çoğu yerde gülmemi, utançla yüzümü kapatmamı sağlayan şeyler de onun şapsallıklarıydı.
bu iki karakter, güzeller güzeli tanrıçamız afrodit'in aslında niyeti hiç de bu değilken parmağını işin içine sokmasıyla denk geliyorlar. herkesten uzakta, gaia'nın armağanı bir evde, karanlık köşelere gizlenerek birbirlerini seviyor ve keşfediyorlar. devamında gelen yolculuklar, aşkları için vermeleri gereken savaşlar ve her dakika sizi kitabın içinde tutan detaylar sayesinde oldukça kolay okunan, heyecanı bir an elinden bırakmanıza izin vermeyen bir kitapla karşı karşıyayız. hatta öyle detaylar var ki, fazla da spoiler vermeden değinmeye çalışmak istiyorum çünkü okurken adeta büyülendim.
1) iphigenia motifi: son zamanlarda okuduğum hemen her kitap truva savaşına bir köşeden dokunduğu için elbette agamennon'un kurban ettiği kızı hakkında çok fazla şey biliyorum. özellikle elektra'nın kardeşi olan bu hanımefendi, ya kısaca değinilen bir rahibe ya da sanki ölsün de hikaye devam etsin diye şöyle bir anlatılan biri olarak geçiyordu hep. burada ise onun da bir zamanlar çocuk olduğunu, heyecanlar yaşadığını, kararsız kaldığını, birilerinden hoşlandığını görmek bana çok sevdiğim bir arkadaşımın çocukluk fotoğraflarına bakıyormuşum gibi saf bir his verdi. ayrıca itiraf edeyim, onun küçük bir çocuk olduğu sahneleri okurken ağlamamak için kendimi çok zor tuttum. aslında her şey yolunda ve parlaktı ama geleceğini biliyor olmak beni fazlasıyla üzdü. (siz de bu motifi görmek ve üzülmek isterseniz buyrun: Elektra elektra'nın kız kardeşi / Akhilleus’un Şarkısı akhilleus'un 'gelini' / tragedyalar )
2) atalante efsanesi: atalante, antik yunan kahramanları arasında nadir kadınlardan biri olarak anılıyor. bu kitapta da karşımıza ana karakterimizin eğitim sürecinde ona eşlik eden öğretmeni olarak çıkıyor. kitabın ilk kısmında onun despot bir eğitmen olduğunu düşünseniz de aslında işinde ne kadar iyi olduğunu fark etmek, kitabın ikinci yarısında ona tekrar denk geldiğinizde kollarına kendinizi atmanız için harika bir sebep haline geliyor. kendisi tam bir uçurum çiçeği bu arada, böyle bir kadını okumak da ayrı bir keyifti. (kheiron'dan sonra en sevdiğim öğretmen olabilir.)
3) eros ve mayıs sinekleri: yani insanlar. eros, insanlığın yaratılışına da tanık olmuş bir tanrı kitabın içinde. ancak insanlardan o kadar uzak ki... onun gözünde her şeyin basit bir matematiği var. bu nedenle çoğu yerde insanların arasında karmaşık ilişkileri sorguluyor, gelenekleri ve kuralları çoğu zaman hiçe saydığını belli ediyor. bu da okurken çok güzel bir sorgulama kapısı açtı bana. bir de bu açıdan düşünmek, her şeyi bilen tanrı imajından çok aslında her şeyi basite indirgeyen ve ham halini sunan tanrı personası bana güvende hissettirdi.
4) kirke & hekate : mitolojinin cadı tanrıçaları. azılı birer suçlu olarak değil de kendilerinden istenen yardımı geri çevirmeyen, yüce gönüllü tanrıçalar olarak işlenmişlerdi kitapta. kirke, psykhe'yi kelebeğe çevirip ona yardımcı olan tentürü yapan kişiydi. hatta bir araya hapsolmasından ve teajedisinden ziyade onun yeteneklerini ve yardımlarını görmek güzeldi. hekate ise "cherry on top" seviyesinde anlatılmıştı benim için. bilgeliği, bir tanrıça olarak dengeyi kurabilen yapısı, ona dair bildiklerimizin sınırlı olmasına rağmen sevgimizi sonsuz hale getirebilmesi çok hoşuma gitti. (şiddetle tavsiyemdir : Ben, Kirke )
5) prometheus, afrodit'in verdiği görevler, medusa ile kahramanlık sorgulamaları ve persephone: bunlar hakkında teker teker yazmam mümkün değil, sadece demem gerekiyor ki bu kadar fazla ipi birbirine bu kadar güzel bağlamış olması elimde bir sanat eseri tuttuğumu düşündürttü bana. (prometheus kısmı için bunu da okumanızı tavsiye ediyorum Zincire Vurulmuş Prometheus )
buradaki persephone'i algısı da farklı işlenmiştir bu arada. en son Alkestis'te persephone ile denk gelmiştim, orada hades ile hikayesi romantize edilmeden aktarılıyordu. burada ise farklı bir ihtimalin kilidi açılıyor. benzer bir persephone görmek isterseniz kiki rockwell'in şu şarkısı var, dikkatinizi çekecektir: music.youtube.com/watch?v=tjjT6HL...
son olarak eros'un tam bir "koca materyali" olduğunu söylemek istiyorum. savunma sahnesini gece okuyordum ve çığlık atmamak için zor durdum!!! uzun zamandır bana böyle hissettiren başka bir şey olmamıştı. anlatmamak için çok ama çok zor duruyorum.
ayrıca bu yaşımın ilk gününde bitirdiğim ilk kitap olmasıyla kendisine yirmi ikinci yaşımın da armağan ediyorum.
öptüm.