Amin Maalouf , sanki Hasan, yani Afrikalı Leo 'nun kendi kalemiyle yazdığı bir hatırat gibi kurguluyor. Hasan, eğitimli, bilgili ve daha önce kitaplarda yazan bir yazar olarak karşımızda. Amin Maalouf'un “Oğlum” diye yürekten seslenmesi, okura “Bu benim hayat hikâyem” duygusunu güçlendiriyor. Bu sayede metin, tarih romanı olmaktan çıkıp yaşanmış bir otobiyografi havasına bürünüyor. Hasan, sürekli sürgünler, savaşlar ve sürtüşen uygarlıklar arasında gidip geliyor. Oğluna hitap ederek aslında kendi kimliğini, köklerini ve deneyimlerini geleceğe aktarıyor; yani yalnızca yaşadıklarını değil, hayatta kalmak için öğrendiklerini de miras bırakıyor. Burada ince bir edebi oyun var: Hasan anlatırken “oğlum” dese de biz, okur olarak, o koltuğa oturuyoruz. Yani Maalouf, okuru bilinçli bir şekilde hikâyenin içine alıyor. Bu da anlatıyı daha samimi ve sahici kılıyor. Doğu tasavvufundaki o “Ey oğul” diye başlayan öğütlerden son olarak da Hasan bize “Ey oğul” diyor ve öğütlerini veriyor.
Hasan daha çocukken Endülüs'ten göç etmek zorunda kalan Granadalı bir ailenin ocağında büyür. Bu köksüzlük, yitirilmiş bir yurt duygusu ve yeni topraklarda tutunma çabası onun kaderini belirler. Büyüdüğünde ise gördüklerini, yaşadıklarına tanık olduğu insanları kaleme alır. Satırlarında kimi zaman bir anı kitabının samimiyeti, kimi zaman bir seyahatnamenin dokusu vardır. Fakat aslında okuduğumuz şey, tarihin gölgesinde kurulmuş bir kurmaca dünyadır; yani hem gerçekmiş gibi, hem de edebiyatın yarattığı bir ikinci gerçekliktir.
Hikâyeyi okurken Muhammed’i, Verda’yı ve Selma’yı üçgenin içinde; bir yandan tarihî olayların gölgesinde, göç yolunun zorluklarıyla boğuşurken, diğer yandan hayatlarındaki tutkularla sürüklenirken izliyoruz. Tüm bu acıların ortasında insan, “Şimdi ne olacak, ne yapacaklar?” diye merakını diri tutarak okumaya devam ediyor.
“Yıllar sonra Harun bu öyküyü bana hiçbir zaman belleğimden silinmeyecek biçimde anlattı.”( S:115 ePub) Hasan bunu söylediğinde ve başka bir hikâyeyi anlatmaya başladığında, ama oldu mu bu şimdi? Hasan. “Bize anlatmadın bu öyküyü,” diye içimden geçirdim. Sonra, hiç beklemediğimiz başka bir hikâyedeyken Hasan bize bu öyküyü de anlatıyor. Kitap, bu tür iç içe geçmiş, birleştirilmiş öykülerle çok sıkı bağlar kuruyor. Bir yerden diğerine nasıl geçtik, nasıl oraya geldik, anlayamadım. Ama muhteşem bir kurgu vardı. Ve devamlı merak ettiğimiz kişiler ve olaylar değişti, ama hikâyenin tadı değişmedi.
Hasan, kendi kimliğini bir türlü sabitleyemeyen, farklı aidiyetler arasında savrulan biri. Nereye yerleşse, eksiklik ve yabancılık duygusu peşini bırakmıyor. Geçmişe dönük özlemi ile bugünün gerçekliği arasındaki çatışma, iç dünyasını daha da keskinleştiriyor. Dışarıdan aldığı mirasla mı avunacak, yoksa kendine ait bir kimlik mi kuracak? Onu belirleyen hep bu ikilem: bir yere ait olma isteği, fakat hiçbir yere tam olarak ait olamama hâli. Böylece, kimliksel parçalanma ve bitmeyen arayışıyla yaşamını sürdürüyor.
Ama bu tavırları aslında bilinçli değil. Hani bazıları vardır ya, illa muhalif olmak için her şeye ters giderler… Hasan öyle değil. Onunki daha çok yaşadığı çevrenin, çelişkilerin, olayların üstünde bıraktığı etki. Mesela biri bir zafer kazansa, Hasan hemen onun karşısında, mağlup olanın yanında buluyor kendini. Bunu da hesaplayarak yapmıyor; hep kendi duygu durumuna göre değerlendiriyor. O yüzden de sürekli bir kargaşanın içinde, kendi iç dünyasıyla boğuşuyor.
Hasan, Kahire'de ve Granada'daki işkenceleri yaşadı. Kahire'nin felaketinden sonra Roma'nın yıkılışını, Granada'nın düşüşünden sonra Timbuktu yangınını gördü. Hasan neredeyse felaket oradaydı ya da felaket neredeyse Hasan oradaydı.
Kitabı okurken sürekli bir merak içinde sürüklendim. Her beklemediğim hikâyeye geçişimde bir şaşkınlık yaşadım; anlatının akışı, hikâyeleri birbirine bağlama biçimi, yazarın dehasını gözler önüne seriyordu. Bunu tarif edebileceğim kelimeleri bulmakta zorlanıyorum. Hikâyenin başladığı nokta ile bittiği yer arasındaki mesafe, neredeyse başka bir dünyaydı. Yazar, o kadar çok tarihi kişiliğe ve olaylara dokundu ki, bunları böylesine ustaca birleştirmesi ve geçişleri öylesine doğal kılması bende derin bir hayranlık uyandırdı. Hala kafamda “neden Hasan, neden?” diye deli sorular var.
Bugün, dünyada hâlâ savaşlar ve inançlar yüzünden göç etmek zorunda kalan topluluklara baktığımızda, kitabın değeri daha da artıyor. Amin Maalouf’un kendi hayat hikâyesine göz attığımızda, bu başarının kaynağı da daha iyi anlaşılıyor: yaşadıklarını ustalıkla harmanlayarak okura aktarabilmesi.
İnceleme notlarım arasında neredeyse boğuldum; o kadar çok not aldım ki neyi, nasıl aktaracağımı bilemedim. Şu an incelemeyi yazmış olmama rağmen hâlâ anlatamadığımı düşünüyorum. Bu, öyle bir eser.
Afrikalı LeoAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 200718,3bin okunma
Kütüphaneden aldığım kitaplardan biri de buydu. Sessizce sıranın kendisine gelmesini bekliyor :) İncelemenizi merakla bekliyordum, en kısa sürede başlayacağım okumaya. Merakımı daha da körüklediniz. Teşekkürler🙏🏼