Yecüc la Blanc ve Mecüc Tenebris
1/10
·416 syf.··
2025 22. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 24 Ağustos 2025 10:20
Yılın zortu olarak Quicksilver’ı seçmiştim ama bu kitap da o seviyeye çıktı (hatta epey bir geçti). Ben uzattıkça uzatan biriyimdir, o yüzden uzun ve bol gömmeli bir inceleme olacaktır. Ben de korkuyorum aslında çünkü ÇOK uzun olacak gibi ama hadi bakalım. Klasik uyarımızı da verelim: Spoiler içerir. Baştan sıralamayı da yapalım yoksa ben eminim, konudan konuya atlayıp her şeyi birbirine karıştıracağım. 1- Dünya kurulumu 2- Karakterler 3- Olay örgüsü 4- Mantık hataları, saçmalıklar 5- Kitapta kadınların yeri 6- Yazarın anlatımı, yazım yanlışları ve göremediğimiz editörlük 7- Nevernight: Kuzgunun Gölgesi ile karşılaştırma (EDIT: İncelemeyi bitirmiş Irmak olarak geldim. AŞIRI uzun oldu, şu anda da bunu tekrardan okuyup düzenleyecek sabra sahip değilim. Herhangi bir yerde herhangi bir hata varsa kusura bakmayın ^_____^.) DÜNYA KURULUMU: Kitabın kendine ait bir dünyası var ama yazar bunu önce bir iskelet oluşturup, üzerine düşünüp, yavaş yavaş planlayıp oluşturmaktansa aşure yapar gibi canı ne istediyse atmış içine. Aşurenin içinde nar da fındık da fasulye de bulunur ya; insan arada bir durur, “Bu aşure ne garip yiyecek, nar ve fasulyenin birbiriyle ne alakası var ya?” diye düşünür. Bu dünya hakkında edindiğiniz her bilgide de aynı şeyi düşünüyorsunuz. Ama arada bir fark var: Aşurede bir şekilde uyum yakalanmış, bu dünyada ise öyle bir uyumsuzluk var ki akıllara zarar. Ethernia diye bir krallıkta geçiyor olaylar, bir harita da konulmuş ama tamamen gereksiz. Bir kere bile dönüp bakmama gerek kalmadı. Öyle karışık, çok büyük bir krallık da değil ki. Düzgünce de anlatılmıyor. Ama asıl sorunlar suikastçı akademilerinden bahsedilmesiyle başlıyor. Darkstalkers ve Raven diye iki akademi var, bunlar krallığa çalışıyor. Görevlendiriliyor, hainleri bulup öldürüyorlar. Bu Ravenlar özellikle çok tehlikeli ha, kral da dahil herkes korkuyor falan. Ama içeri şöyle bir baksan millet s*d*k yarıştırıyor. Biri Pantene’le yıkadığı saçını savurur, diğeri öğretmenine asılır, o onu zorbalar, şu şuna laf sokar falan... Kısaca ciddiyet eksilerde. Bir de bu iki akademi düşman, görev almak için birbirleriyle yarışıyorlar. Neden? Bunların ikisi de aynı krallığa aynı amaç doğrultusunda hizmet vermiyor mu? Tamam, zorlu görevleri üstlenerek saygınlıklarını arttırmak isteyebilirler ama kanlı bıçaklı olmaya ne gerek var? Aaaa ama olmaz, sonuçta buradan bir sürü olay çıkarılabilir. Sonra öğreniyoruz ki bu iki akademi aslında öyle güçlü ki bırak krallığın içindeki hainleri öldürmeyi, savaş çıktığında asker gibi birlik olup krallığı savunuyorlar. Öyle güçlü, öyle korkutucular ki düşmanlarının dizleri titriyor karşı karşıya geldiklerinde. Tabii biz yine soruyoruz, neden? Bu krallığın yeterli bir askeri birliği bile yok mu? Suikastçı dediğimiz kişiler bildiğimiz kiralık katil. Kimliklerini gizler, planlı bir şekilde öldürmeleri gereken kişiyi öldürürler. Bunun savaşla, askerlikle ne alakası var? O krallığın ovalarıyla tepeleri, birkaç kilometre ötenizde binlerce düşman askerin bulunduğu cephelere benzemez. Hem askerler çok ciddi bir askeri disiplinden geçerler. Bu suikastçılara baktığımızda en düşük seviye disipline bile sahip değiller. Derse geç kalırlar, hocaları “Bu bir daha olursa cezalandırılırsınız,” deyip bırakır. Hepsinde zaten boylarının iki katı kadar kibir ve öfke var. Görevleri alacaklar diye birbirlerini öldürme seviyesine gelmiş kişiler bunlar. Sen şimdi gelmiş bana bu kişilerin savaşlarda ülkeyi çok başarılı bir şekilde savunduğunu mu söylüyorsun? Ben bununla ancak dalga geçerim. Bu akademilerin nasıl işledikleri de ayrı bir komedi. Bunlar içeride casusların olduğunu anlarlar ki bu AŞIRI normal bir şey. Diğer krallıklardan öğrenci alıp bir de bununla övünüyorlar falan... Konumuza dönelim. İçeride casusların olduğu anlaşılıyor, bunları bulmak için birinci sınıf öğrencileri – elbette Rowenan ve ekibi – görevlendiriliyor. Casuslardan biri yakalanıyor, kadını sorgulama görevi yine birinci sınıflara ve elbette Rowenan ile arkadaşlarına veriliyor. Ya bu eğitmenler ne yapıyor? Koca akademide görevli mi yok? Akademiye saldırı yapılıyor, öğrenciler dışarı çıkıp düşmanları yakalamaya başlıyor - öğrenciler dediğim Rowenan’ın kankileri – öğretmenleri sonradan “Burada neler oluyor??” diye ortama giriş yapıyor. YA BU NASIL BİR SAÇMALIK??? Tamam, o saldırı sadece bir tatbikattı ama tatbikat yapacaksanız da doğru düzgün yapın. Akademide alınan eğitimin tam olarak gerekli olup olmadığıyla ilgili de bir soru işareti var. Zaten öğretmen, öğrenci fark etmeksizin herkese suikastçı deniyor. Öğrenciler akademiye gelmeden önce zaten eğitim almış oluyor. Akademide eğitim alırken de yeterince iyi olmayanlar çatır çatır ölüyor, hayatta kalanlar zaten çok iyi olanlar. Bu eğitimin hiç büyük bir önemi varmış gibi görünmüyor. Bu krallıkta insanların inandığı bir şey de var da o şey ne söyleyemiyoruz maalesef. Bize bu konuda hiçbir bilgi verilmediği gibi aynı karakterin ağzından “tanrım, tanrılar, ananın güğümleri, azizler aşkına, ananın kırık testisi” gibi binbir türlü şey çıkıyor. Madem herhangi bir inançtan bahsetmiyorsun, bari karakterlere tek bir şey söylet de bir fikrimiz olsun. Farklı kökenlere sahip isimler ve hatta kendi dünyamız ile ilgili kelimelerle kafamız daha da karışıyor. Küçük araştırmalarımın karşıma çıkardığı şekilde (küçük yanlışlar olabilir) kitapta karışımıza çıkan kimi isimlerin kökenleri şu şekilde: Raven, Darkstalkers, Adrian, Winston => İngilizce La Blanc => Fransızca Tenebris => Latince Vladimir => Slav Malen, Amel => Arapça Henry => Almanca Benny => İbranice Estia, Darius => Yunanca Tamam, isimlerin farklı kökenlere sahip olması öyle çok büyük bir sorun değil. Zaten yazarların pek çoğu isimlerin kökenlerine pek aldırmaz. Ancak biz bu çeşit çeşit isimlerle kalmıyoruz, ileri sayfalarda karşımıza “Arnavut kaldırımı, Komodo ejderi ve katana” da çıkıyor. Sırayla hepsine değinelim. Arnavut kaldırımı; genelde aynı büyüklükteki taşların belirli bir düzen içinde (düzensiz de olabilir) yerleştirilmesiyle oluşturulan, araçlar için de yayalar için de yapılan yollara denir. Bu döşeme türü önce Arnavutluk’ta yaygın olarak kullanılmaya başlanmış, sonrasında tüm dünyaya yayılmıştır. Bu kitabın dünyasında Arnavutluk diye bir yer olmadığı için ben bu ismin kullanılmasını aşırı saçma buldum. Bunun yerine “taş döşemeli yol” de, “küçük taşlarla döşenmiş yol” de. Neredeyse aynı yere çıkıyor. Komodo ejderi ise Endonezya’ya özgü bir sürüngen türüdür. Kedi, köpek, güvercin gibi tüm dünyada bulunan hayvanların kullanılmasında sorun görmüyorum ama Komodo ejderi belirli bir bölgeye ait bir tür olunca ve o bölge de kitabın dünyasında var olan bir yer olmayınca haliyle bu da bana saçma geldi. Bunun yerine de bu türün isminin geçtiği yerde “timsah” kullanılabilir. (Kitabı okumayanların anlaması için: Bahsettiğim yerde Kant, Rowenan'ın en fazla bir Komodo ejderi kadar tatlı olduğunu mu ne söylüyordu.) Katananın ne olduğunu zaten hepimiz biliyoruzdur. Bunlar akademide normal kılıç kullanmayı öğrenir gibi katana kullanmayı öğreniyorlar. Bunu öğrendiğimiz gibi akla gelen ilk soru, “Japon kılıcı nereden çıktı?” oluyor. Maalesef bunu da söylemiyoruz. Kitaptaki krallık belirli bir bölgeden esinlenilmiş olsa, mesela Japonya’dan esinlenilmiş olsa karakterlerin isminin Japonca olması, katana gibi şeylerin kullanılması vb. anlaşılabilir. Oyun olarak Skyrim ve Genshin Impact, kitap serisi olarak Taht Oyunları ve The Witcher; dünyamızdaki belirli bölgelerden esinlenilmiş ve bu yüzden içerisinde o bölgelere sahip şeyler barındıran kurgulara örnek olarak verilebilir. Fakat bu kitapta gördüğüm kadarıyla böyle bir durum yok. Rowenan bir sahnede annesinin ona söylediği bir ninniyi söylemeye başlıyor. Ninni elbette Türkçe değil. Sizce hangi dilde? Elbette Latince! Antik dil diye bütün kitaplarda yerli yersiz kullanmaya çalışmaları yok mu... Dünya kurulumuyla ilgili söyleyeceklerim bu kadar. KARAKTERLER: Kitaptaki her şey başlı başına bir rezillik zaten ama ana karakterlerin rezilliği ayrı bir seviye, aklıma gelen tüm küfürleri sıralayarak başlamak istediğim kadar korkunç bir konu. Onlarca kere akıl tutulması yaşadım, sinir krizleri geçirdim, midem bulandı, kitabın içine atlayıp ikisini de gebertmek istedim. Dünya üzerinde ne kadar kötü kişilik özelliği varsa hepsi kullanılmış, ortaya bu iki ruh hastası amip çıkmış. Kurdukları her cümle, ağızlarından çıkan her kelime akıllara zarar. Kadın ana karakterimiz Rowenan La Blanc ile başlayalım. Yalan olmasın, yazar soyadını çok iyi seçmiş. Zira Rowenan hayatımda okuduğum en boş karakterlerden biri. Fiziksel özelliklerine baktığımızda kendisinin elbette çok kısa boylu, amber gözlü, kara saçlı, beyaz tenli bir kız olduğunu görüyoruz. Ama mini mini olmasına aldanmayın. Annesinin ölümünün arkasındaki gerçeği bulup intikam almak için bu ölümle doğrudan bağlantılı olan Raven Akademisine öğrenci olarak sızıyor. Yıllarca da babası tarafından bunun için eğitilince her konuda mükemmel olup çıkıyor. Ama bir insan her şeyde mi herkesten daha iyi olur ya? Kılıç, katana, dövüş, hançer... Aklınıza ne gelirse. Bıçağı ilk fırlatışında hedefi rahatça tam on ikiden vuruyor. Gözleri kapalıyken üç öğrenciyi alt ediyor. Kız dersteyken tüm öğrencilerin ortasında eğitmenine katanayı nasıl tutacağını, duruşunun nasıl olması gerektiğini falan anlatıyor ya. Bu nasıl bir saçmalık? Tabiri caizse kendisi tam bir ölüm makinesi. Sonradan kızın zehirlerle ilgili pek bilgisi olmadığını ve çift bıçak kullanmakta zorlandığını gördük. Açtım ellerimi, şükrettim. Bir yandan da şaşırdım. Madem bu kız ölüm makinesi gibi yetiştirilmiş, bunları nasıl bilmiyor? Kenardan birkaç zayıflık ekleyelim de çok olağanüstü gözükmesin denilmiş herhalde (Ya buna ek olarak zehirlemek suikastçılar tarafından çokça kullanılan bir yöntem, güya çok iyi yetiştirilmiş bir suikastçının nasıl zehirlerle ilgili doğru düzgün bilgisi olmayabilir). Tabii bu 1.20 boyundaki (bir tane cücenin kendisinden kısa olmasına şaşırıyor o kadar) cılız ölüm makinemiz akademide epey de korkulan biri. Yanından geçtiği öğrenci grupları suspus kesilir, birine sert bir bakış attığında ortamdaki herkesin ödü kopar, antrenmanda eşleştiği kişinin dizlerinin titremesine sebep olur, kimse yanına yaklaşamaz, söylediği tek bir sözle ürkütmeyi başarır, aslında hiçbir şey yapmıyor olmasına rağmen öğrenenlerin aklını uçuracak şeyler yapar, hele ki şarkı söylemeye bir başladı mı artık karşısında kim varsa vay onun haline (özellikle de şu sonuncuya gülmekten yarılacağım gerçekten). Ama suikastçılıkta ne kadar iyiyse diğer konularda o kadar kötü. Boyu 1.20 ya, sosyal beceriler konusunda da daha seviye 1.20’de. Kızın insan gibi diyalog kurması, normal bir sohbet etmesi bir mucize. Zaten arka planda hep bir kibir, laf sokma arzusu, öfke var; almışlar başlarını gidiyorlar. Aynı zamanda saygısız mı saygısız, içten içe bir zorba, kimseden hazzetmez. Gördüğünüz gibi arkanıza bakmadan kaçmanız, aranızda her zaman en az yirmi kilometre bulundurmanız gereken insan tipi. Kendisinin aynı zamanda kadınlara karşı garip bir düşmanlık tarzı bir şeyi var ama bundan ayrıntılı olarak beşinci maddede bahsedeceğim. Geldik ana errrrrkek karakterimiz Kant Tenebris’e. Tenebris; Latince’de karanlık, gece anlamlarına gelir bu arada. Aklınızda bulunsun, anladınız siz ;-). Karanlık errkeğimize de çok yakışan bir soyadı fakat sadece soyadı değil, adı da epey yakışmakta. Kadınların spesifik bir bölgesine meraklı bir arkadaşımızdır da kendisi. Kant erkeğimiz günümüz genç kadınlarının ayılıp bayıldığı sert, haşin, uzun, kaslı, kötü adam sevdasının ortaya çıkardığı rezalet ötesi karakterlerden biri. Tıpkı Rowenan gibi sosyal becerilerde seviyesi 1.20’yi geçmez. Normal, insan gibi bir diyaloğu zor bulunur. Pasif agresif tavırlarının sonu yok, aşağılama konusunda uzman, hiç mi hiç sabrı yok, epey de bir acımasız, aynı Rowenan gibi kimseden hazzetmez, öğrencilerin birbirlerine zorbalık yapmasını destekler, hem psikopat hem manyak. Soylu ve eğitmen olmasına rağmen on üç yaşındaki bir ergenden farksız hareket eder ve konuşur. Bunların yanında her hafta başka öğrencisiyle yatan, yine öğrencisine cinsel imalarda bulunan, kadınları yüzlerinden değil memelerinden tanıyan, güzel kadın gördüğünde ondan “iki bacaklı” diyerek bahseden, “Nasıl olsa sorun etmiyor,” diyerek öğrencisinin karşısına gömleksiz çıkan bir sapık kendisi. Üç öğrencisine saatlerce Rowenan’ı boğdurttuktan sonra içlerinden biri kızın çenesini tuttu, dudaklarına açlıkla baktı diye çocuğun elini de kırmıştır aynı zamanda. Ben sevdiğimin ağzına bile s***** ama sen göz ucuyla bile bakamazsın kafasında yani. İşin en komik yanı ise asla babasının rakibi olamayacağını, ona rakip olacak kadar benzemesinin imkanı olmadığını söylemesi. Bunu demesinin sebebi de babasının annesini dövüyor olması. Kant, sana bir haberim var... :] Sonra bu yaptıkları hem bizzat yazar hem de bazı okurlar tarafından “Ama bu kitap bir suikastçı akademisinde geçiyor!” ve “Ama bu adamın travmaları var!” bahaneleri ile yumuşatılmaya çalışılıyor. Yersen... Kant’ın berbat bir çocukluğu ve iğrenç travmaları var, evet ama kötü geçmiş ve travmalar ne zamandan beri yapılan berbat şeyleri temize çıkarır oldu merak ediyorum. Bu midemi altüst eden iğrenç ötesi iğrenç karakterlerimizi artık bir kenara alıyor ve yan karakterlerimize geçiyorum. Evet, yazar hanım kendileri hakkında konuşabileceğim kadar bilgi vermediği, filmlerdeki figüranlar gibi yan karakterler yazdığı için sonraki maddeye geçiyorum. OLAY ÖRGÜSÜ: Yani... Hiç sürükleyici değildi. Çok kolay okunmasından olsa gerek kitap akıyordu ama merakımdan dolayı devam ettiğim tek bir yer bile olmadı. Bomboş bir olay örgüsüne sahip, doğru düzgün tek bir gelişme bile yok. Karakter gelişimi zaten hiç yok. Rowenan güya annesinin ölümünün ardındaki sırları açığa çıkarmak için gitmişti, kadının zamanında Kant’ın babasının öğrencisi olduğu dışında hiçbir şey öğrenemedi. Sürekli akademideki boş aktivitelerini okuduk, bu sırada dünya kurulumu ilerletilebilirdi ama bu da olmadı. En azından düzgün ders, antrenman sahneleri yazılabilirdi ama bu da olmadı. Her ders sahnesinde Rowenan’ın derin düşüncelerini, zaten bildiğimiz olayları tekrardan anlatmasını okuduk. Öğretmenler iki ders niteliğinde söz söyledi. Sonra dersler bitti zaten. Kant’ın babasıyla ilgili azıcık bir şey öğrendik, Kant’ın bölümlerinde travmalarını falan okuduk ama bu travmaların ne hikayeye ne de karakterin derinliğine bir etkisi oldu. KAMU SPOTU: Travmalar/kötü anılar tek başlarına karaktere derinlik vermezler. Eğer travmaların/kötü anıların karakter üzerinde bıraktığı etkileri görebiliyorsak işte bu karakter derinliği olur. Tabii Kant karakterinde de gördüğümüz gibi “babam bana bok gibi davrandı, ben de psikopat manyağın tekine dönüştüm” tarzı karakterlerden bahsetmiyorum. Geçmişte sürekli olarak haksızlığa uğramış bir karakterin diğerleri de aynı şeyleri yaşamasın diye çabalamasından, dipteyken kimse yanında olmadığı için kendi kendini kurtarmış bir karakterin kendi başının çaresine bakmakta çok iyi olmasından ve hiçbir zaman kimseye ihtiyacı olmayacağına inanmasından, hayallerini gerçekleştirememiş bir karakterin bu hayali başkalarının gerçekleştirdiğini gördüğünde onlar için mutlu olurken kendisi için ağlamasından (kişiliğine göre kıskançlık ve öfke duyup o kişilerin önünü kapatmaya çalışmasından), çocukluğundan beri kendisine X düşüncesi dayatılmış bir karakterin yaptığı şeylerde bu düşüncenin az ya da çok etkisinin görülmesinden, Sevdiği kişileri çeşitli sebeplerden ötürü kaybetmiş bir karakterin kıskanç ve aşırı korumacı birine dönüşmesinden bahsediyorum. Tamamdırrr, konumuza geri dönelim. Yani yani demek istediğim önemli olan şeylere hiç doğru düzgün değinilmedi. Anahtarcı denilen, etrafta dedikoduları dönen ve korkulan biri vardı mesela. Kant’ın hiçbir şeye etkisi olmayan travmalarını en az beş sayfa kadar okurken onu bir sayfa bile okumadık. Rowenan, Anahtarcı’nın yanına gitti; “bana şöyle dedi, benden bunu istedi, on dakika sonra çıktım” şeklinde anlattı ve bitti. Annesinin günlüğünü sonunda düzgünce okumaya başladı. Birkaç sayfa okuduktan sonra “Dayanamıyorum, çok kötü hissediyorum!” diyerek kapattı. Hiçbir olay herhangi bir yere bağlanmadı, sanki oradan buradan olaylar eklenmiş gibi hissettiriyordu. İnanılmaz bir dağınıklık vardı kurguda. Aşırı klişe şeyler de okuduk. Bir tane cadı geliyor, bunların doğuştan gelen yeteneklerine bakıyor. Diğer herkesin birer tane var, bizim Rowenan ne çıkıyor peki? Doğuştan Gelen Gölge Ustası! Her konuda mükemmel olduğu yetmiyormuş gibi zaten suikastçılıkla ilgili tüm yeteneklere doğuştan sahipmiş. Herkesin ağzı beş karış açık, sonra Kant bunu çırağı olarak alıyor falan... Ana karakterinize dünya üzerindeki en iyi, en mükemmel özelliklerin hepsini vermeseniz bir yerleriniz sakatlanır zaten. Herhalde yazar bu şekilde Rowenan’ın neden her konuda mükemmel olduğunu açıklamaya çalışmış. Sonda klasik, ana karakterin arkadaş olduğu ilk karakterin ölmesi durumu yaşandı. O da hain çıkacak herhalde. Erkek ana karakter nasıl aklanır yoksa, tanrı ve tanrılar ve azizler ve ana korusun! O olay da... Adrian’la tanıştıkları ilk sahnede söyledikleri şeyler olsun, Rowenan’ın Adrian’ı Kant’la görmesi olsun... Daha birkaç şey de vardır herhalde. Tahmin edilebilirdi yani. Ben pek şaşırmadım. Başta ölecek, sonra hain çıkacak demiştim. İkisinin birden olacağını düşünmemiştim sadece. MANTIK HATALARI VE SAÇMALIKLAR: Eh, bunlar da almış başını götürmüş elbette. Kant errrkeğimizin söylediği saçmalık ötesi, muhtemelen dalga geçmekten asla vazgeçmeyeceğim bir cümleyle bu maddenin açılışını yapmak istiyorum: “Kaslarım, kariyerim, karizmam ve akademinin el koyduğu servetim dışındaki hayatım basit olduğu kadar sıradandı.” YA GERÇEKTEN İMDATTTTTTT şu cümleyi okuduğumda önce şoka girdim sonra yarım saat dalga geçtim. Kariyerin hayatına bir heyecan falan katıyordur, anlarım ama KASLARIN VE KARİZMAN NE ALAKA?? BU NASIL BİR SAÇMALIK?? BİR İNSAN NEDEN BÖYLE BİR ŞEY YAZAR?? Gerçi yazarın yazdığı başka cümlelere baktığımda anlıyorum ki o da böyle biri demek, sonuçta hepimiz farklıyız :>. Kant, Rowenan ile konuşurken kişisel alanını korumakta zorlanıyor, özellikle de kızla baş başa olduğu neredeyse her sahnede aralarında hiç mesafe kalmayana kadar birbirlerine yaklaştıklarını okuyabilirsiniz. Rowenan’ın gözleri şerit metre gibi. Birine bakıyor, boyunun yaklaşık 1.85 olduğunu söylüyor. İlerisinde birkaç fıçı varmış, “Dört metre ötemizdeki fıçılar,” diyor. Suikastçılığı bırakıp terzi olsa köşeyi döner, öyle parlak bir yetenek. Şu Gölge Ustası bilmem neyinden geliyordur bu da, ne yapalım. Kitabın kurgusuyla ilgili aklımı kaçırmama sebep olan (Rowenan mutludur umarım) saçmalıklara ve mantık hatalarına gelelim. Bu akademi de ÇOK ÖLÜMCÜL bir akademi olduğu için elbette zayıflar çatır çatır ölüyor. Taa en baştan ölmeye başlıyorlar hem de. Burada da aklımıza şu soru geliyor: “Zayıf, yetersiz olmaları durumunda ilk günler de dahil olmak üzere umursamazca ölüme gönderilecek, kimse bu kişileri eğitip geliştirmeye çalışmayacaksa ve geride kalan kişiler zaten fazlasıyla eğitimli kişiler olacaksa bu akademinin ne anlamı var?” Hmm... Gerçi bu kitap bizim hiçbir sorumuza yanıt veremeyecek gibi. Üst seviye zekaya sahip Rowenan, Kant’ın babasını gördüğünde “Adamın adını ezberleyecek kadar sık duymuştum,” diyor ama bundan çok önce Kant’ın tam ismini öğrendiğinde bir türlü gerçeği çakamıyor. Neden? Çünkü o zaman yeterince etkileyici bir sahne olamazdı. Kant'ın odasına girip kaşla göz arasında çayına zehir atarak adamı zehirleyebileceğine inanıyor. Yaparken doğru düzgün adamın dikkatini dağıtmaya çalışmak bile yok. “Dikkati dağılmış gibi görünüyor sanki, ay hemen atayımmmm.” Sonuç zort. Geliyoruz Kant’ın gözündeki ölüm işaretine. Rowenan bu işareti biliyor, adamı sürekli bununla tehdit ediyor, saygısızlık yapıyor... Ama bu kural tanımaz, acımasız beyefendi bu kızı öldürmüyor bir türlü. Adam aslında içten içe kızdan hoşlanıyordu diyeceğim de kellen mi daha önemli yeni hoşlanmaya başladığın kız mı? Gerçi Kant o sırada Rowenan’dan hoşlanıyor muydu onu da bilmiyoruz, direkt adamın ne zaman ve neden hoşlanmaya başladığını bilmiyoruz. Onun ağzından bölümler okuyor olmamıza rağmen bize bu bilgiler verilmiyor. Babası adamı akademiye bağlamak için o işareti vermiş falan (Nasıl bağlıyorsa artık, o da bir soru işareti)... Zaten babasının ne kadar rezil biri olduğundan da bahsetmiştim. Bu işareti silmesi için tek şartı neymiş peki? Bu işareti bilen birinin Kant’ın gelini olmayı kabul etmesi. Peki tam olarak NNNEE ALAKAA?? Durun, hemen açıklayayım. Rowenan ve Kant arasındaki saf aşk sonunda ortaya çıktığında Rowenan bu ölüm işaretini bilen biri olarak Kant’ın gelini olmayı kabul edecek. Bizim babalığın ağzı beş karış açık kalacak. Soyluların katıldığı balolarda katı görgü kuralları vardır, yaptığınız küçük bir hata çok büyük bir saygısızlık olarak görülebilir. Kitapta Rowenan ve Kant da soyluların olduğu bir baloya katılıyor ama belli ki pek araştırma yapılmamış. Kitapta balo salonunun bir kenarında farklı farklı içkilerle dolu kaselerin olduğu bir masa var. Kant bu masada önce Rowenan’ın içeceğini, sonra kendi içeceğini dolduruyor. => Kant bir soylu, bir davetli. Bir baloda, bir soylu kendi içeceğini kendisi doldurmaz. Bu uşakların işidir. İçkileri onlar doldurur, tepsilerde taşırlar. Sonrasında Kant ve Rowenan yakınlaşıyorlar, Kant Rowenan’ın beline dokunuyor, sonra öpüşüyorlar... Neden? Kant, babasını bir sevgilisi olduğuna inandıracakmış. => Bu balolar çok resmi ortamlar. Sevgilin ya da değil, birine öyle kolay kolay yaklaşamazsın. Elini beline koyacakmış da öpecekmiş de... İmkansız. Kant başka bir soyluyla sohbet ederken birbirlerine isimleriyle hitap ettiklerini görüyoruz. => İki soylu balolarda birbirlerine yakın olsalar da olmasalar da unvanlarıyla ve soyadlarıyla hitap eder. Kant, Rowenan’ın elini alıp öpüyor => Bir erkeğin bir kadının elini öpmesi için kadının elini uzatması gerekir. El öpmek orada bir saygı göstergesi olduğu için Rowenan gibi çok genç kadınların elleri de zaten çok nadiren öpülür. Rowenan belli bir saatten sonra genelde oradakilerin zil zurna sarhoş olduğundan bahsediyor => Zil zurna sarhoş oldunuz mu kendinizin bile farkında olmazsınız. Kimse o halde saçma sapan hareketler yapıp kendini veya ailesini rezil etmek istemez. Biri yanlışlıkla sınırı kaçırdı diyelim, o salonda durarak diğerlerine rahatsızlık vermesine izin verilmez. Bu kitap kendi dünyasına sahip olabilir ama sonuçta bu hala bir balo ve davetliler de soylu. Belirli kuralların hala uygulanması gerektiğini, en azından bu kadarının biraz abartıya kaçtığını düşünmekteyim. Balo mevzusu bittiğine göre diğer şeylere gelelim. Rowenan gecenin bir yarısı kütüphaneye girecekmiş, muhafızlara yakalanmamak için baş eğitmenin pelerinini çalıyor. Onu giydiğinde onu baş eğitmen sanacaklarını falan sanıyor herhalde derdim ama gerçekten sanıyorlar. 1.20 Rowenan’ı nasıl boyu neredeyse 1.85 olan adamla karıştırdıkları yine cevabı olmayan başka bir soru. Rowenan, Kant ile baloya gitmek için Kant’ın asıl yanına alacağı kişiyi bayıltıp onun kılığına giriyor. Bu sırada kendisine Kant’a da hizmet eden, akademinin hademesi Layla yardım ediyor. Rowenan rastgele bir öğrenci, öyleyse neden Layla Kant’a haber vermek yerine Rowenan’ın onu kandırmasına yardım ediyor? Layla içten içe Kant’ı sevmeyen biri olsaydı bu hareketi anlaşılabilirdi ama biz bununla ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Dünya kurulumuyla ve akademiyle ilgili tüm saçmalıklardan ilk maddede bahsetmiştik zaten. KİTAPTA KADINLARIN YERİ: Kitapta elbette bir güçlü kadın karakter yaratma çabası var ama bunu sadece Rowenan ve annesinde görebiliyoruz. Rowenan’ın saygı duyduğu tek kadın annesi (Rowenan kime saygı duyuyor ki zaten). Bu ikisine baktığımızda görüyoruz ki bunların ikisi de harika suikastçılar, çok yetenekliler, herkes onlardan korkar ve saygı duyar falan... Diğer kadın karakterlere bakalım bir de. Rowenan’ın zaten tek bir kadın arkadaşı bile yok. Dahil olduğu grupta iki tane falan kız var da şöyle bir isimleri geçiyor ve bir daha hiç görmüyoruz. Rowenan’ın kankileri yanlarından geçen her kadının çenesinin yere düşmesine sebep olan, karizmatik erkekler. Öğrencilerden Lena’yı görüyoruz. Kız güzel mi güzel ama aynı zamanda burnu havada, elbette Rowenan’la iyi anlaşmıyorlar. Ama bunun tek sebebi Lena. Sonra Rowenan’ın oda arkadaşı Jessie’yi görüyoruz. Bize çirkef, sinir bozucu biri olarak anlatılıyor. Elbette Rowenan onunla da iyi anlaşamıyor ama bunun tek sebebi de Jessie. Akademideki tüm kız öğrencilerde bir sorun var. Hepsi sinir bozucu, erkeklere meraklı, kibirli, günün yirmi beş saati dedikodu yapan tipler. Ama daha beteri de var. Eğitmenlerden biri hakkında, “Siyah cübbesi yerlere kadar uzanırken bu akademide antrenman yapmayan nadir kişilerden biri olduğunu fark ettim. O biraz... balık etliydi.” denilerek alttan alttan balık etli olmak sanki anormal bir şeymiş, hatta bu kadınlar kiloluymuş gibi bir şey söylenmeye çalışılıyor. Rowenan’la arkadaşlarının gittiği kafede yanlarına gelen maşrapacı kızın görünüşü, “Yerlere kadar uzanan orman yeşili eteği masaların arasından geçerken kalçalarıyla birlikte sallanıyordu.” denilerek anlatılıyor. Başka bir kadın için şöyle deniyor: “Geçen seferki Lord Orion’un kızıydı. Babam bütün bir öğleden sonrayı onunla geçirmemi istemişti. Fiziksel olarak çekiciydi ancak konuştuğu tek şey, kız kardeşiydi. 'Calira şöyle', 'Calira böyle' sohbeti bundan ibaretti. Ben haşhaş tohumlarından bahsederken o Calira hakkında bir saat sürecek bir hikâye anlatmıştı. Eğer kız kardeşinden, krallığına ve ailesine olan sevgisinden bahsetmiyorsa, o zaman bacaklarını açıyor ya da göğsünü dışarı çıkarıyordu.” Bu iğrençlik kaçıncı seviye? Rowenan’a baktığımızda “Düşmanımın bedenimden önce ellerimdeki silahlara odaklanmasını tercih ederdim,” dediğini ve göğsünü sıkıca sararak sakladığını görürüz ama odağımız diğer kadınların bedenlerinden çekilmez. Kant öğrencileriyle yattığında (ikinci kitapta böyle bir sahne var), kadınları memelerinden tanıdığında, öğrencisinin önüne gömleksiz çıktığında ve ona cinsel imalarda bulunduğunda bunlar gayet normal karşılanıyor – ki ASLA normal değiller – ama kadınlar cinsellik istediğinde, memeleri belli olduğunda ayıplanıyor. Sanki o*****larmış gibi davranılıyor bir nevi. Bu kitap öyle bir şaheser ki güçlü, bedeni yerine yetenekleriyle öne çıkan kadın karakter yazma çabasını ancak ana karakterde görüyoruz. Bu kitap öyle bir şaheser ki kadınlar, bedenlerini öne çıkarmaları ayıplanırken aynı zamanda sadece fiziksel özellikleriyle anlatılıyorlar. Öyle ki Sema Maraşlı bu kitabı görse önünde diz çöker, öpüp başına koyardı. YAZARIN ANLATIMI, YAZIM YANLIŞLARI VE GÖREMEDİĞİMİZ EDİTÖRLÜK: Gerçi iki ayda bir yeni kitap duyurup bir ay içinde de o kitapları çıkarınca anlatımın böyle olması çok normal. Yazarın dili zaten oldukça basit. Kolay ve hızlı okunmasını sağlıyor, tamam ama biraz... fazla bir gariplik de var. Kimi cümlelerini anlamak için birkaç kere okumak zorunda kaldım. Kimi yerlerde kelimeler, kimi yerlerde cümleler birbirini tekrar ediyordu. Örneklerrr: “Tam konuşmaya devam edemeden Adrian aniden sözümü kesti.” “Aniden kapıya dikilen iki adam ortaya çıkmıştı.” “En son ne zaman yemek yediğimi hatırlamıyordum. En son ne zaman sıcak, düzgün bir yemek yemiştim? Bunu hatırlamakta zorlanıyordum.” “Bunu daha önce bunu fark etmediğim için kendime kızdım, bu kadar basit bir detayı atlamak bana çok zaman kaybettirmişti.” Biraz uzun bir örnek: “Ethernia’nın dar sokaklarında adımlar atarken başlarını eğerek dolaşanların sırrı, sessiz çığlıklar gibi etrafa gerçeği haykırırdı. Sakladıkları sır ihanetin bedeliydi. O insanların bedenlerine işlenmiş kalıcı, acımasız ve affedilmez ölüm işaretleri vardı. Her bir suikastçı akademisi, sıradan ya da içlerinden biri olması fark etmeksizin kendi ölüm işaretlerini taşıyan damgalıları canlı birer av olarak serbest bırakırdı. Bu karanlık düzende o damga, damgalananların tenine adeta bir ölüm fermanı gibi kazınırdı. Biri herhangi bir suikastçı akademisinin ölüm işaretini taşıyorsa, artık yaşayan bir ölüydü. Bunu Ethernia’nın gezdiğim her sokağında söylerdim. Elbette her akademinin işareti farklıydı. Darkstalkers Akademisinin sembolünde sekiz köşeli yıldız, en korkulanı Raven Suikastçılarında kuzgun vardı. Bu semboller, birer sanat eseri gibi insanların tenine işlenen türden ölümcül bir kaderin ta kendisiydi. Eğer birine ihanet edip bu ölümcül damgayı alırsanız, artık geriye dönüş yoktu. Hayatınız karanlık sokaklarda, her köşe başında ölümle burun buruna gelecek şekilde sonsuza dek değişirdi.” Bazen yazdığı şeyleri bir yerden sonra unutmuş. Kitabın başında adı Elian olan karakter sonra Elain oluyor mesela. Bir Darkstalkers öğrencisi iki paragraf sonra baş eğitmene dönüşüyor. Bir yerde “kahvaltıyı yiyordum,” diyor karakter. Kahvaltı bir öğündür. Öğle yemeği, akşam yemeği yiyordum der gibi yiyordum demek... Dil bilgisi açısından kesinlikle yanlış değil, evet ama asıl doğru kullanımı “kahvaltı etmek”tir ve kitap yazıyorsan buna da dikkat et. Yazım ve noktalama yanlışlarından bol bol var. Merci yerine mercii yazılmış. “Raven Akademisi’nden” yazılmış. Kurum, kuruluş, kurullara vb. gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz. Nesne, dolaylı tümleçten sonra kullanılmış çok fazla gereksiz virgül var. Şart ekinden sonra virgül kullanılmaz ama TÜM şart eklerinden sonra virgül kullanılmış. Birkaç tane minik hata olsa umursamazdım ama yazar ya da editör olacaksan şunları da bil bir zahmet. Bu kitap bilmem kaç kişinin elinden geçiyor, bilmem kaç kere okunuyor. Nasıl hala böyle basit hatalar var? Yazar yazarken bir daha dönüp bakmamış, editör de normal kitap okur gibi okuyup geçmiş gibi görünüyor. Info-dumping yapmadan hiçbir şeyi de anlatamıyor. Kitabın başında Rowenan'ın özellikleri ve krallık tamamen info-dumping ile anlatılıyor. Lena diye başta nefret etmemiz için yazılmış bir karakterin sonrasında empati kurup sevmeye başlayalım diye geçmişini görüyoruz. Tamamen info-dumping. Rowenan bir arkadaş grubunun içine giriyor. On kişiyi iki sayfada sırayla anlatıyor. Neyi hatırlıyorsun diye sorsanız hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Zaten anlattığı kişilerin yarısından fazlasını bir daha görmüyoruz. Yazar hanım kendisini fantastik türüne atmadan önce info-dumping yapmadan okura bir şeyleri anlatmayı öğrenseymiş keşke. NEVERNIGHT: KUZGUNUN GÖLGESİ İLE KARŞILAŞTIRMA: Kitap daha ilk bölümlerden bana Nevernight’ın ilk kitabını aşırı hatırlattığı için bu maddeyi koymadan edemedim. Cidden ucuz bir yeniden anlatımmış gibi görünüyor. Ana karakter kız mini mini bir tiptir, bu yüzden çok ciddiye alınmaz ama aslında iyi hançer kullanır. Babası, annesi ve bir de erkek kardeşi vardır. Ailesinin intikamını almak için suikastçı yetiştiren bir akademiye gider. Öğretmenlerin her biri diğerinden daha iticidir. Direkt kitapların geçtiği dünya bir gariptir zaten. Karakterlerin hepsi birbirinden garip, ağızlarından düşmeyen belirli argo kelimeler ve küfürler... Atmosfer direkt aynı. Amacım çalıntı demek değil ama benziyorsa da benziyor derim. Benim asıl dikkatimi çeken şey bu benzerlikler de değil zaten, yazarın Nevernight kitabını sevmemesine sebep olan şeyleri kendi kitabında da yapması. Yazarın anlatımından kimi zaman hiçbir şey anlamadığını söylemişti. İnanır mısın, biz senin anlatımından çoğu zaman hiçbir şey anlamadık. Bir olay devam ederken bir anda karakterin düşüncelerini okumaya başladığımızı, bu yüzden hep geri dönüp en son hangi olayın yaşandığına bakmak zorunda kaldığını söylemişti. Biz de senin karakterin Kant hakkında bir şeyler düşünecek, önceki gün yaşanan olayı tekrardan aynı şekilde anlatacak diye derslerde tam olarak ne işleniyor göremedik. Nevernight da garip bir kitaptır, yazarın anlatımı kimi zaman cidden kafanızı karıştırabilir. Benim de çok şikayet ettiğim yanları vardır ama bu kitabı okuyacağınıza gidin onu okuyun. En azından adam gerçekten de oluşturduğu dünya üzerine düşünmüş. Çok güzel bir haritası var, işe de yarıyor. Belirli bir din var en azından. Erkek karakter manyak değil. Kadın karakterin zayıflıkları var. Kız yeri geliyor korkudan.... anladınız siz. Hançer kullanma, dövüşme konusunda yine iyi ve yalan olmasın, dövüşlerde galip geliyor da ama yeri geliyor dayağını da yiyor. Bu kitabın tek artısı çok daha ucuz olması. Tamam, bu madde için bu kadar yeterli. İnsanların sevdikleri şeylere saygı duymaya çalışırım. Peki neden çalışırım? Çünkü bu gibi kitaplar direkt “saygı duyarım” dememi engelliyor. Özellikle de bir kadının böyle bir kitabı yazmış olması, üstüne hesabında erkek karakterin yaptıklarını romantize eden paylaşımlar yapması mide bulandırıcı. Özellikle de bir kadın bana gelip de bu kitabı/yazarı savunmaya çalışırsa fikrine saygı falan duymam. Yazdığım en uzun inceleme oldu. Yazarken iki kere yemek molası verdim, bir kere uyuyakaldım, birkaç tane video izledim, playlistimin yarısını dinledim. Başına oturduğumda öğlendi, şu anda sabah ezanı okunuyor. Bu incelemeyi bitirmeyi başaran kendimi tebrik ediyor, buraya kadar okumuş olan herkese teşekkür ediyorum. Şimdi zihnimi derinlemesine temizlemeliyim.
Raven SuikastçısıSelin Solaris · Martı Yayınları · 2025601 okunma
··
1 +1'leme
·
2.177 Gösterim
17 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
İncelemen harika olmuş, kalemine sağlık. Böyle kitapların (!) basıldığını gördükçe gerçekten çok üzülüyorum, kâğıt israfından başka bir şey değil
Irmak
Gönderi Sahibi
Sektörde kağıt israfı olan onlarca kitap var ama bu kitap israftan da öte, içinde öyle problematik şeyler var ki basımdan kaldırılması gerek direkt. Bir de küçük çocukların okuyor olması😭😭😭
Kitaptan nefret ediyordum zaten incelemeni okuduktan sonra onu pencereden fırlatasım geldi
Irmak
Gönderi Sahibi
Yapabilirsin arkandayım☝🏻
Yılan ve Güvercin okudun mu bilmiyorum ama yazarın okuduğunu biliyorum, Louisle Le Blanc ana karakterin adıydı. Soyadı bana esinlenmiş gibi hissettirdi ama günahına girmek istemem yine de
Irmak
Gönderi Sahibi
aybüke y. Çok teşekkür ederim🫶🏻
Irmak
Gönderi Sahibi
Şu incelemeye çok uygun bir başlık buldum sonunda
İncelemen mükemmelll olmuş eline sağlık. Ben de bu kitabı ilk çıktığı zaman PDF olarak okumuştum ama nadiren kitapları yarım bırakmama rağmen yarım bıraktım.
Reklam
Bu saçma kitap yerine bu güzel incelemeyi basılı olarak yayınlasalar, Türk yayınevlerinin kalitesi bir tık yukarı çıkar. Harika bir inceleme olmuş, emeğinize sağlık!
Irmak
Gönderi Sahibi
Çok çok teşekkür ederim🙏🏻. Biraz geç yanıt verdiğim için üzgünüm, unutkanlığım peşimi bırakmıyor🫠.
Ya mesela onu bunu geçtim, mesela halk ve soylular diye ayırsaydı. Soylular için çalışan bir akademi ve halk — Kılıç Kapan'daki gibi monarşi karşıtı olanlar, Eskici Kral’a bağlıydı — için çalışan ayrı bir akademi olsaydı ve bunlar düşman akademiler olsaydı? Ana karakterimiz artık sıradan bir köylü kızı değil de bir soylu olsaydı? Ya da klasikleşmiş güçlü kadın karakter yerine sıradan bir kadın olsaydı? Veya bu kadınların değer görmemesini, iki de bir geçen "tanrı" kelimesi bir inanca evirseydi? Çok zor bir şey yazmıyor, çok üstün bir şey yazmıyor. Yazdığı ortaokul-ki daha iyi kurgu çıkaran var- çağında çocuklar düşünür. İnsan otururken bile fazlasıyla aklına bir şey gelir, Put gibi durup, sadece video çekerek, red flag erkekleri abartarak yazdığı iki üç kitap basılmamalı.
Irmak
Gönderi Sahibi
Bu kitabın fikri yaşı küçükken aklına gelmiş, eski notlarını bulduğunda yazmaya karar vermiş mi ne. Artık o zaman nasıl düşündüyse üzerine hiçbir şey ekleme gereği duymadan yazıp göndermiş herhalde :D.