Puan vermedi·520 syf.····Okunma: 26 Ağustos 2025 14:02 Kitap 1590’larda Osmanlı nakkaşhanesinin en parlak dönemlerinden biri olan padişah III. Murad döneminde geçiyor. Nakış, resim, üslup, hakikat ve görmek üzerine bir kitap.
Şahsen ben minyatür sanatına meraklı olduğum için kitabı uzun zamandır merak ediyordum. Bu konuda merakımı karşıladı da diyebilirim. Osmanlı nakkaşhanesini, saray ressamlarının çarşı ressamlarına ve Batı sanatına bakışını ve tavırlarını yansıtması açısından kitap ilgimi çekti. Bir yandan da kitapta bir katilin peşindesiniz. Bu açıdan da sonunu epey merak ettiriyor ve polisiye bir havası var.
Kitap tek bir karakterin ağzından anlatılmıyor, her bölüm farklı bir karakterin -ve hatta bazı bölümler hayvanların ve cansız nesnelerin- ağzından dinliyoruz hikayeyi. Enişte Efendi’nin nakşettirdiği kitaptaki tasvirlerin de dillendirilmesi, en sonunda ise aslında bu yazılanların ana karakter diyebileceğimiz Şeküre’nin oğlu Orhan’ın yazdıkları olduğu esprisi çok hoşuma gitti. Zira kitabın sonundaki sonsözde anlattığı gibi Şeküre, Orhan Pamuk’un annesinin ismi, kitaptaki çocuk Orhan kendisi, ağabeyi Şevket ise gerçekten ağabeyi. Yazar bunu esasen Henry James’in ifade ettiği “tarihi romanlarda, biz modern olanların, modern olmayanların kafalarının içi anlamasının ve bu eski kafayı temsil etmesinin imkansızlığı” sorununu ortadan kaldırmak için bir çözüm olarak yaptığını belirtiyor. “Benim Adım Kırmızı’nın bazı ev içi aile ayrıntıları, üçümüzün 1950’lerde İstanbul’da yaşadığı şeyleri 1590’ların İstanbul’una taşıma çabasıdır.” diyor. Orhan Pamuk bu tür “espri”leri seviyor romanlarında. Benzeri espriler Masumiyet Müzesi’nde de vardı. Bu benim epey hoşuma gidiyor açıkçası. Yine sonsözde dönemin sosyal hayatını keşfetmek için arşivlere gittiğini, özellikle yabancı kütüphanelerde yer alan yabancı seyyahların seyahatnamelerinden yararlandığını anlıyoruz. Orhan Pamuk’un Osmanlıcası olduğunu, arşivlerde yararlandığı belgelerin Osmanlıca birinci el kaynaklar olduğunu zannetmiyorum, bu konuda yerli tarihçilerden bir danışmanlık ya da destek aldı mı onu da bilemiyorum. Ama genel olarak yazdığı romanlar için detaylı hazırlık ve çalışmalar yapması ve hatta daha sonra bu çalışmaları farklı disiplinlere taşıması ve okurla paylaşması (Masumiyet Müzesi’nde olduğu gibi) hoşuma gidiyor. Masumiyet Müzesi nasıl ki yazarın “müzecilik” tutkusu ve merakıyla doğmuş ise bu kitap da yazarın “ressamlık” merakı ve tutkusuyla doğmuş. Orhan Pamuk’un uzun bir dönem resimler yaptığını ve ressamlık hayalinde olduğunu biliyoruz. Yine aslında mimarlık okuyan yazar, romanı tasarlarken ilkin ana mekan olan Enişte Efendi’nin evinin planını çizmiş ve romanı yazarken denetleme yapabilmek adına bu plana dönüp dönüp bakmış. Son sözde bu plana da yer veriyor.
Bu kitap için aslında sonsözde “Bir gün romanımın, aşkla tasvir ettiğim gerçek minyatürlerin röprodüksiyonlarıyla bezeli resimli bir edisyonunu yayınlayabilmek de, bitmek tükenmez edebi tasarılarımın en önemlilerinden biridir.” şeklinde bahsettiği gibi minyatürlü bir baskı çok güzel olurdu, okurken de hep bunu düşündüm. Umarım bir gün böyle bir baskısı da yapılır.
Kitabın bazı noktalarında gereksiz cinsellik olduğu hususuna da katılmadan edemeyeceğim. Bunu ahlakçı bir yerden söylemiyorum, yalnızca roman örgüsünde bu sahnelerin pek de doğal bir akışı olmadığını düşünüyorum. Yine bu sahneler de yazarın “tarihi karakterler de aslında bizden farklı değildir” mesajını verme kaygısından ve “modern olanların modern olmayanın kafasının içini anlamasının imkansızlığı”nı ortadan kaldırma çabasından ileri gelebilir diye düşünüyorum.
Özetle benim için güzel bir okumaydı, uzun zamandır var olan okuma tembelliğime de gayet iyi geldi. Okuyacaklara iyi okumalar dilerim.