Haruki Murakami bu romanıyla okuyucusunu insan yüreğinin derinliklerine doğru gizemli bir yolculuğa çıkarıyor. Bu karanlık ve tehlikeli yolculukta Murakami’nin kaleminden yansıyan ışığa tutunmaktan başka çaremiz yok. Kurgu müthiş bir merak duygusuyla örülmüş. Yazar okuyucuyla adeta kedi fare oyunu oynuyor. Peşinden koşturuyor, sürüklüyor çılgınca merak ettiriyor, gözlerini kanatana kadar okutturuyor..
Romanın baş kahramanı ressam, eşi tarafından aldatılıp terk edilince üniversiteden bir arkadaşının kendisine sunduğu dağ başındaki bir eve yerleşir. Ev geçmişin çok ünlü bir ressamı olan Tomohiko Amada’ya aittir. Genç ressam burada Amada’nın çatı katına gizlediği ve bir sır olarak sakladığı “Kumandanı Öldürmek” isimli tabloyu keşfeder. Bu keşif onun yaşamında çok farklı kapılar açacaktır. Olaylar ilerledikçe tablodaki karakterler birer birer canlanıp onunla konuşurlar. Öte yandan evinin karşı yamacında yaşayan gizemli komşusu Menşiki ile tanışması da bu dağda geçirdiği zaman diliminde onun için yeni bir deneyim olur. Gizemli ve varlıklı komşusu Menşiki, ressamımız’dan kendisinin bir portresini yapmasını ister. Böylece aralarında gelişen dostluk neticesinde genç ressam onunla ilgili bazı sırlara vakıf olur. Menşiki yıllar önce aşık olduğu ve kaybettiği bir kadından kızı olduğuna inanmaktadır. Bu kız da onların yaşadığı vadinin diğer tarafında babası ve halasıyla yaşayan on iki yaşındaki Marie Akikava isimli küçük kızdır. Sonrasında gelişen olaylar Marie’nin kaybolması ve ressamın onun peşinden gerçek üstü bir dünyaya doğru yolculuk yapmasıyla devam eder. Bu yolculuk sembolik bir yolculuktur. Kendi içine doğru giden karanlık bir yoldur. Yolun sonu da başlangıcı olan evinin yakınındaki kuyuya çıkar. Her şey evinin yakınındaki bu kuyunun komşusu Menşiki’nin yardımıyla açılıp içinden geceleri gizlice çalan ve onu uykusundan uyandıran çanın ortaya çıkartılmasıyla başlamıştır. Bu çan onun mistik yolculuğunun ilk sembolüdür. Adeta sonrasında gelişecek olayların başlama çanı dır. Bir yandan da zamanın sembolüdür. Haruki Murakami zamanı ve onunla olan ilişkimizi romanlarında güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. O çanın çalması da zamanın önlenemez akışını ve olaylarını beraberinde getiriyor.
Karşımıza çıkan kişi, olay ve nesnelere nasıl anlamlar yüklüyoruz, yada onlarla neden karşılaştığımızın farkında mıyız?
Burada kahramanımızın karşısına çıkan kişiler ve nesneler de sembolizm unsuru olarak yer alıyor. Duyguları pek belli olmayan sistematik , düzenli, zengin ve başarılı Menşiki, Menşiki’nin kızı olduğunu iddia ettiği, içine kapanık Maria Akikava ve güzel halası , kumandanı öldürmek tablosunun içinden çıkıp gelen idea kumandan, evinin yakınındaki koruluk içindeki kuyu, yüzünü asla tam olarak hatırlayamadığı Beyaz Subaru Forester’li adam …Bütün bunlar onun kendi yolunu bulmasını kendini anlamasını , geçmişi ile barışmasını ve belki de bir sanatçı olarak daha ileriye gitmesini sağlayacak yola ışık tutuyor; ve tabi “Kumandanı Öldürmek” tablosunu yapan üniversite yıllarından arkadaşı olan Masahiko’nun babası ünlü ressam Tomohiko Amada ve onun gizemli ve kederli geçmişi. Yaşlı ressamın sır perdesini aralarken geçmişin gölgeleri genç ressamımızın geleceğini aydınlatacaktır.
Gizemli komşu Menşiki’nin planlı ve sistematik kişiliği bana duygudan yoksun gelse de kahramanımızı aradığı yola ve kendini bulmaya iter. Genç ressam onun sayesinde Maria Akikava ile tanışır. Portresini yapmaya başladığı bu küçük kız adeta onun küçükken kaybettiği kız kardeşinin de bir yansımasıdır. Marie’ yi kurtararak yada ona yardım ederek kız kardeşinin ölümü ile birlikte onda çocukluğundan beri gizlenen derin kederi hafifletir. Kahramanımız romanın başında kırgın kederli ve terk edilmiş bir adamdır. Fakat Amada’nın evinde hem yalnızlığıyla hem de kendisiyle yüzleşir. Bu onun hayatında kendi yüreğine yaptığı içsel bir yolculuk bir kendini tanıma ve keşfetme öyküsü olacaktır.
Romanda yoğun olarak kendini gösteren metafor ve idea kavramları bir nevi içine sıkışıp kaldığımız boyutsal varlığımızın farklı yüzlerle dışa vurumu. Metafor genel anlamıyla bir şeyi anlatmak için başka bir şeyi kullanma sanatı olarak da tanımlanabilir. Bu noktada Haruki Murakami’nin ne kadar büyük bir metafor ustası olduğunu bir kere daha vurgulamak gerek. Aslında romanın kendisi konusu itibariyle başlı başın bir metafor. Murakami bunu o kadar büyük bir ustalıkla yapıyor ki. Yaşam, ölüm, zaman, varlık , yokluk, sevdiklerini yitirme korkusu , başarı, başarısızlık ve bunun gibi insanı derinden yaralayan etkileyen tüm bu kavramları romanda açıkça dile getirmeden sadece hislerin olağanüstü anlatım gücüyle yada diğer bir deyişle güçlü metaforlarıyla anlatmış.
Romanın çekirdeği olan kuyu belki de romanın en güçlü metaforu. Kuyu ölümü, yalnızlığı, içe dönüşü, kendiyle baş başa kalmayı, iç sesini dinlemeyi, kalbimizin en derinliğini , bir nevi yaşarken ölmeyi arınmayı simgeliyor. Tüm olaylar kuyunun açılmasıyla başlıyor ve onun kapatılmasıyla son buluyor.
Zihnimizi sınırlandıranları yok edebildiğimiz ölçüde büyüyüp gelişmez miyiz?
Romana ismini veren “Kumandanı öldürmek” tablosu da yaşamımıza yön veren idea ve metaforlarla örülü. Aslında hep bildiğimiz ama bilmezden geldiklerimiz..Sezgiyle ve içgüdüsel olarak yaşadığımız ve ortaya koyduğumuz her şey…Belki de bazı ideaları öldürmek bizi özgürlüğümüze kavuşturuyordur ? Tıpkı roman kahramanın kumandanı öldürmesi gibi. Burada anlatılan fiziksel ve gerçek bir öldürme değildir. Zihinsel olarak onu ortadan kaldırmak. Zihnimizi sınırlandıranları yok edebildiğimiz ölçüde büyüyüp gelişmez miyiz?
Aslında yaşam yolculuğumuzda karşımıza çıkan olaylar ve insanlar da bizlerin metafor ve idelarından başka nedir ki? Belki de kendimizi iyileştirmek yada en derin korkularımızla yüzleşmek için.. Unutmayalım ki yaşamın kendisi de büyülü bir yolculuktur.
Felsefede idea kavramı değişmez, öz uzay ve zamanın ötesinde kendiliğinden var olan diye tanımlanabilir. Bir nevi gerçekliği yüreğimizin derinliklerinde saklı olan ve ancak sezgilerimizle ruhsal olarak kavrayıp hissettiklerimiz.. Buradaki idealar bir sanatçının duygularıyla ve hisleriyle karşımıza çıkar. Aslında bildiğimiz ama unuttuğumuz şeyler…Hep bizimle birlikte var olan. Bu yönüyle roman çok güçlü bir mistik havada ilerliyor. Tomohiko’nun geçmişinde saklı olan büyük acılar onunla birlikte yaşamı boyunca devam etmiş fakat yüreğinde bir sır olarak kalmıştır. Yazarın burada ikinci dünya savaşında Japonya’nın yani kendi ülkesinin yaptığı Nanking katliamı ve Alman Nazi’lerinin yahudi katliamı gibi dünya tarihinin farklı acılarına gönderme yaparken; savaşın sonuçlarına katlanan ve bunları göğsünde, ruhunda saklayan insanları da hikayenin ana tasarımı içinde yer aldırıyor. Biz kendi meslektaşının gözünden yaşlı ressamın acılarını ve sırlarını keşfediyoruz. Diğer yandan olayların bir sanatçının gözünden anlatılması da hisleri hem görsel hem duyusal olarak daha da yoğun bir biçimde okuyucuya geçiriyor ve bu belki de bu yüzden büyüleyici bir etkisi var.
Bu yolculuğa müzik de eşlik ediyor…
Roman bir ressamın gözünden sanatçı ruhuyla tasvir edilirken bir yandan Mozart’ın Don Giovanni’si , Strauss’un “Güllü Şövalye” gibi klasik baş yapıtları da okuyucuya ve olaylara eşlik ediyor. Murakami sadece yaşamı tüm renkleriyle göstermiyor aynı zamanda da bunu bize dinletiyor…
Haruki Murakami ’nin diğer romanlarından da bir çok benzer unsurlar da var. Sahilde Kafka da böyle bir yolculuğa tanık oluruz, fakat Kumandanı öldürmek belki de tüm yazarlık yaşamı boyunca ortaya koyduklarının bir resmi geçidi … O yüzden her satırı ilmek ilmek örülmüş bir şaheser…