Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway kitabını ilk okumaya başladığımda, sadece bir kadının bir gününü okuyacağımı sandım. Ama sayfaları çevirdikçe bunun yalnızca Clarissa’nın hikâyesi değil, aynı zamanda benim de zihnime ve ruhuma dokunan bir deneyim olduğunu anladım. Onun bir davet için yaptığı hazırlık, dışarıdan bakıldığında çok sıradan görünüyordu. Ama satırların arasında ilerledikçe, savaş sonrası Londra’nın havasını, insanların içlerindeki sessiz yaraları ve görünmeyen acıları hissettim. Özellikle Septimus’un yaşadığı ruhsal çöküş beni derinden etkiledi. Onun yalnızlığında, umutsuzluğunda ve toplumun onu anlamayışında, aslında kendi dönemimizin de izlerini gördüm. Clarissa’nın içsel dünyasında dolaşırken sık sık kendimi düşündüm. O da toplumun beklentileri ile kendi arzuları arasında sıkışıyordu. Ben de bazen başkalarının benden bekledikleriyle kendi isteklerim arasında bocaladığım anları hatırladım. Clarissa’nın geçmişteki seçimlerini sorgulaması bana hayatımda aldığım kararları düşündürdü. Kadınların evlilik, aile, sosyal çevre ve kendi iç dünyaları arasında kurmaya çalıştıkları denge bana çok tanıdık geldi. Bu yüzden Clarissa bana yalnızca 1920’lerin bir kadını değil, bugün hâlâ ayakta durmaya çalışan bütün kadınların sesi gibi geldi. Woolf’un feminist yönü burada çok güçlüydü ve bana “ben de bu soruları kendi içimde taşıyorum” dedirtti.
Romanın en büyüleyici yanı ise bilinç akışı tekniğiydi. Karakterlerin zihninden geçen düşünceler, anılar ve çağrışımlar arasında kaybolurken, aslında kendi zihnimin de aynı şekilde işlediğini fark ettim. Günlük hayatta benim de bir anda geçmişe dönüp sonra tekrar bugüne gelmem, en küçük bir sesin ya da kokunun bende büyük anılar uyandırması çok benzer geldi. Okurken sık sık “evet, benim de zihnim böyle işliyor” diye düşündüm. Bu yüzden Woolf’un cümleleri bana yalnızca Clarissa’yı değil, kendi iç dünyamı da açtı.
Tabii romanı okurken zorlandığım anlar oldu. Olayların yavaş ilerlemesi, zihinden zihne geçişler, geçmişle şimdinin sürekli iç içe olması zaman zaman yorucuydu. Ama sabırlı davrandıkça, bu zorluğun aslında romanın en güçlü tarafı olduğunu gördüm. Çünkü hayatın kendisi de kolay değil, düşüncelerimiz de düzenli akmıyor. Bunu fark etmek bana büyük bir edebi haz verdi. Clarissa’nın küçük bir davete hazırlanışı bile bana hayatın sıradan anlarının aslında hiç de sıradan olmadığını öğretti.
Benim için Mrs. Dalloway, sadece bir karakterin hikâyesi değil, aynı zamanda kendi hayatıma tuttuğum bir ayna oldu. Clarissa’da, Septimus’ta ve diğer karakterlerde bazen kendimi, bazen çevremdeki insanları gördüm. Bu yüzden kitap bende iz bırakmayı başardı. Okuması kolay değil, ama içine girildiğinde her sayfasında insana kendini ve hayatı düşündüren çok derin anlamlar var. Sabırlı okurlar için bu roman, yalnızca bir edebiyat eseri değil, ruhsal bir yolculuk...
Virginia WoolfMrs. Dalloway