·320 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Temmuz 2025 00:00 "BAŞKAN HASTA"
"Zirve aşağıdan çok parlak görünür, insan yaklaştıkça daha hızlı ulaşmak için kendisinden çokça seyi feda eder. Ancak zirveye geldiğinde, o gördüğü parlaklığın bir illüzyon olduğunu fark eder. Zirve de zemin gibi karanlıktır, farkı yukarıda daha az kişi olduğu için hükmetmek kolaylaşır ancak yere düşüp çakılma riski daha fazladır."
Siyasetin en sert tarafı çoğu zaman sandık değil, insanın kendi iç dünyasıdır. Güç koltuğuna oturan bir liderin, aslında neye hükmettiği ya da kimin yönettiği sorusu; sadece muhalefetin değil, bizzat kendisinin de en derininde sorduğu bir sorudur.
Başkan Sami’nin hikâyesi tam da bu noktada başlıyor. O, yıllarca kurduğu imparatorluğun mutlak hakimi olduğunu sanırken bir gün kendi iç sesi tarafından altüst edilir. Televizyonda bir profesörün sözleriyle tetiklenen o kırılma anı, aslında güç ile çaresizlik arasındaki ince çizgiyi gözler önüne seriyor. Sami’nin gözyaşları, basının manşetlerinden ya da siyasi oyunlardan değil, kendi içindeki o sessiz çöküşten süzülür.
Bir lider için en büyük kriz, dışarıdaki savaş değil, kendi içinde verdiği savaştır. Çünkü bir devlet başkanının hasta olabileceğini düşünmek bile toplum için kabustur. Oysa asıl hasta olan çoğu zaman sistem değil, insanın ta kendisidir. Gücün yükü, zamanla hevesi törpüler; savaşmak bir zorunluluk haline geldiğinde, artık zafer bile anlamını yitirir.
Başkan Hasta”yı okurken, sadece siyasi bir anlatının içine girmedim; aynı zamanda karakterlerin ruh hâllerine, acılarına, sevinçlerine ve kırılma noktalarına da şahit oldum. Sami’nin hikâyesi bana, gücün ardında aslında ne kadar kırılgan bir insanın saklı olabileceğini hatırlattı.
Sami Başkan herkesin sevdiği bir lider. İlk başlarda bu düzeni umursamıyor ya da fark etmiyor. Ama bir gün yaptığı konuşmada, terleyip göğsünün sıkıştığı anla birlikte her şey değişiyor. Kendisini hasta sanıyor. En güvendiği birkaç adamıyla gizlice bir hastaneye gidiyor. Doktorlardan gizlilik sözleşmesi alınmış. Tahliller temiz çıkıyor ama psikiyatrist Doktor Semra bunun psikolojik olabileceğini söylüyor. Başkan bunu reddediyor, hatta doktorları birer birer uzaklaştırıyor. Yurtdışına gidiyor, sonuç yine aynı. En sonunda özel olarak Semra ile görüşmeye başlıyor.
Roman burada çok kritik bir soru soruyor: Asıl hasta kim? Başkan mı, yoksa sistem mi?
Semra ile yapılan terapi seanslarında başkanın ruhuna açılan pencereler görüyoruz. Her ne kadar terapi sahnelerinde soru-cevap yönünden eksiklikler hissettirse de, yazarın kalemi sizi içine çekmeyi başarıyor. Çünkü mesele zaten klasik bir terapi değil; mesele, bir liderin kendi gerçeğiyle yüzleşip yüzleşemeyeceği.
İnsanın kendisine sorulan sorulara aslında cevapları vardır. Ama cevapları gerçekten duymak, o cevapların ağırlığını taşımak bambaşka bir şeydir. İşte romanın özü burada saklı: farkındalık hem bir özgürlük hem de bir azaptır.
Kitap boyunca lobi tarafından yönetilen bir başkan görüyoruz. Röportajlarda bile soruların önceden hazırlandığı, konuşmaların ezberletildiği, ezber dışına çıkmanın yasak olduğu bir düzen… Gündem saklanmak istendiğinde ise hemen odak başka bir yöne kaydırılıyor. Tanıdık geliyor değil mi?
Karakterler arasında bana farklı duygular yaşatanlar oldu:
Mehmet: Okurken en sevdiğim karakter oldu, samimiyetiyle sahici bir iz bıraktı.
Ali: Hiç sevemediğim bir karakterdi, tutumlarıyla hep mesafe koydurdum.
Psikiyatrist Selma: Onu okurken yüreğim burkuldu. Ailesi için dua ettim, Allah sabır versin. Aynı zamanda çok güçlü bir karakter oluşuyla da hayranlık uyandırdı. Üstelik annemin adıyla aynı ismi taşıması beni ayrıca etkiledi.
Nazım: İyi kalpli insanların günümüzde azaldığını düşündükçe, Nazım bana umut veren bir karakter oldu.
Furkan: Okurken sık sık sinirlendiğim, sabrımı zorlayan bir karakterdi.
Baki: Tatlı düşkünlüğüyle bana kendimi hatırlattı; onun bu yanını çok sevdim.
Yazar, “zirve” metaforuyla bu durumu çok etkileyici bir şekilde özetliyor. Zirve aşağıdan ışıl ışıl görünür; insan yaklaşmak için çok şey feda eder. Ama ulaştığında, o parlaklığın bir illüzyondan ibaret olduğunu fark eder. Zirve de zemin gibi karanlıktır. Tek fark, yukarıda daha az kişi olduğu için hükmetmek kolaylaşır ama düşüp çakılma ihtimali çok daha büyüktür.
“Başkan Hasta”, modern siyaseti sadece iktidar mücadeleleriyle değil, liderin kendi ruhuyla olan çatışmasıyla da anlatıyor. Toplumsal algının nasıl yönetildiğini, denge sahiplerinin perde arkasındaki etkisini ve en önemlisi, yabancılaşmış bir yöneticinin kendi gerçekliğiyle hesaplaşmasını gözler önüne seriyor. Sadece bir politik roman değil, aynı zamanda insanın içindeki fırtınaları, kırılganlıkları ve çelişkileri de anlatıyor. Okurken bazen öfkelendim, bazen gözlerim doldu; ama her şeyden çok, bu hikâye bana gücün ardındaki insanı görmeyi öğretti.
Bu öykü, sadece bir başkanın değil; modern çağın bütün liderlerinin, hatta kendi hayatında “güç” ile “çaresizlik” arasında sıkışan herkesin hikâyesidir.
Çünkü sorulması gereken esas soru şudur:
Asıl hükmeden kimdir? Biz mi güce sahibiz, yoksa güç mü bize?
Kitapla Kalın.