"BAŞKAN HASTA"
"Zirve aşağıdan çok parlak görünür, insan yaklaştıkça daha hızlı ulaşmak için kendisinden çokça seyi feda eder. Ancak zirveye geldiğinde, o gördüğü parlaklığın bir illüzyon olduğunu fark eder. Zirve de zemin gibi karanlıktır, farkı yukarıda daha az kişi olduğu için hükmetmek kolaylaşır ancak yere düşüp çakılma riski daha fazladır."
Siyasetin en sert tarafı çoğu zaman sandık değil, insanın kendi iç dünyasıdır. Güç koltuğuna oturan bir liderin, aslında neye hükmettiği ya da kimin yönettiği sorusu; sadece muhalefetin değil, bizzat kendisinin de en derininde sorduğu bir sorudur.
Başkan Sami’nin hikâyesi tam da bu noktada başlıyor. O, yıllarca kurduğu imparatorluğun mutlak hakimi olduğunu sanırken bir gün kendi iç sesi tarafından altüst edilir. Televizyonda bir profesörün sözleriyle tetiklenen o kırılma anı, aslında güç ile çaresizlik arasındaki ince çizgiyi gözler önüne seriyor. Sami’nin gözyaşları, basının manşetlerinden ya da siyasi oyunlardan değil, kendi içindeki o sessiz çöküşten süzülür.
Bir lider için en büyük kriz, dışarıdaki savaş değil, kendi içinde verdiği savaştır. Çünkü bir devlet başkanının hasta olabileceğini düşünmek bile toplum için kabustur. Oysa asıl hasta olan çoğu zaman sistem değil, insanın ta kendisidir. Gücün yükü, zamanla hevesi törpüler; savaşmak bir zorunluluk haline geldiğinde, artık zafer bile anlamını yitirir.
Başkan Hasta”yı okurken, sadece siyasi bir anlatının içine girmedim; aynı zamanda karakterlerin ruh hâllerine, acılarına, sevinçlerine ve kırılma noktalarına da şahit oldum. Sami’nin hikâyesi bana, gücün ardında aslında ne kadar kırılgan bir insanın saklı olabileceğini hatırlattı.
Sami Başkan herkesin sevdiği bir lider. İlk başlarda bu düzeni umursamıyor ya da fark etmiyor. Ama bir gün yaptığı konuşmada, terleyip