Jung-Myung Lee'nin Yıldızlara Değen Rüzgâr adlı romanı, ilk bakışta bir polisiye gibi başlıyor ama hızla çok daha derin bir anlatıya dönüşüyor. Hikâye, II. Dünya Savaşı'nın son yılında, Fukuoka Hapishanesi’nde bir gardiyanın öldürülmesiyle açılıyor. Olayı araştırma görevi, genç gardiyan Vatanabe'ye veriliyor. Ne var ki soruşturma ilerledikçe, dosya sayfalarının ötesine geçen bir hakikat çıkıyor karşımıza: Bu sadece bir cinayet değil, şiirin, dilin ve insan onurunun susturulma çabasıdır.
Romanın en etkileyici tarafı, soruşturmayı yürüten Vatanabe'nin dönüşüm hikâyesi. Başta yalnızca görevini yerine getiren bir gardiyan iken, mahkûmların yasaklı şiirleriyle karşılaşınca iç dünyasında büyük bir değişim başlıyor. Şiir, Vatanabe için bir delil değil, bir aynaya dönüşüyor. Onun dönüşümünü adım adım okumak, okur için de vicdani bir yüzleşme anlamına geliyor.
Yazarın dili sade ve akıcı. Hapishane duvarlarının soğukluğunu, gökyüzünün özlemini, karakterlerin sessiz çırpınışlarını o kadar etkileyici aktarıyor ki, okurken kendimi o karanlık koridorlarda yürüyormuş gibi hissettim..