Bu kadar durağan olduğu halde bu kadar keyifle okunan çok az kitap vardır sanırım. Durağan eşittir sıkıcı genellemesini bozar bu kitap işte.
Bir dağ evinde tatil yaparken gizemli bir görünmez duvarın ardında dış dünyadan tamamen kopan bir kadının hikâyesi bu. Duvarın öte tarafında hiçbir yaşam belirtisi olmadığı için dünyada tek başına kaldığına kani oluyoruz. Duvarın bu tarafında ise onunla birlikte bir köpek, bir inek ve bir kedi var.
Duvar, edebiyat tarihinde kıyamet-sonrası anlatılarla aynı raflara konulsa da, aslında bundan çok daha fazlası. İlk bakışta bir hayatta kalma mücadelesi gibi görünüyor. Doğaya, en az kendine olduğu kadar yabancılaşmış ruhumuz, her şeyi bir düğmeyle çözmeye alışmış beceriksiz ellerimiz üzerine düşünmeye başlıyoruz ya, onunla kalmıyor yazar. Birbirine dolanan sorular yeşilleniyor duvarın bu tarafında.
Tüm o üstünüze yapışan etiketlerden, toplumun biçtiği rollerden kurtulunca, kimsenin eşi, annesi, arkadaşı, komşusu olmadığımızda kim kalıyoruzdan başlayıp hiç umut yokken bile her sabah o yataktan kalkacak gücü, kimse bakmıyorken bile saçını tarayacak isteği nereden nasıl bulabildiğimize uzanan, saçaklı yeşillikler.
Kitabın arka kapakta feminist bilimkurgu olarak tanımlandığını gördüm. Katılamıyorum. Kadın, duvarın ardında tüm toplumsal rolleri kaybediyor: eş, anne, ev kadını…Artık bunların hiçbirinin anlamı yok. Evet, toplumsal rollerin çözüldüğü bir özgürleşme var. Ama bu, doğrudan erkek egemen düzeni hedef alan bir politik manifesto değil; daha çok yalnızlık ve görünmezlik üzerine kurulu bir anlatı. Bu da feminist bir duyarlılık taşır taşımasına ama doğrudan politik bir manifestoya dönüşmez bence.