Ayşe Kulin ‘den daha önce Kanadı Kırık Kuşlar eserini okumuştum ve gerçekten en sevdiğim eserler arasına girmişti. Yazarın dilinin sadeliği, işlediği konuların derinliği ve akıcı vie tarzı olması nedeniyle beklentim büyük başladım esere. Başlarda beğeneceğimi düşündüğüm ve güzel bir giriş yapan bir eser olsa da daha sonrasında bir anda tüm beklentilerimin altında kalan bir esere dönüştü gözümde.
Konusundan kısaca bahsedersem;
Hikâyemiz, Ramanis Cumhuriyeti isimli hayali bir ülkede, hayali bir zaman diliminde geçer. güneşin ancak bulutların gerisinden solgun bir gölge gibi göründüğü ülkede tüm nebat ve çiçeklerin plastik olduğu, lokantalarda robot garsonların servis yaptığı ve halkın selametinin yine robot polislerle ve robot askerkeler bırakılmış olduğu bir dönemi anlatır.
Başkahraman olan Yuna, kadın olmasına rağmen çok önemli bir mucit olduğu için hem çalışmakta hem de saygı görmektedir. Bir bilim kadını olan Yuna unutulmaya yüz tutmuş geçmişi sorgulamaya başlar. Bu başkaldırıya annesi, tarihin tozlu sayfalarından çıkan eski bir aşkı , oğlu ve birçok arkadaşı, akrabasıyla karılır ve bir uyanışın da başlangıcı olur.
Tutsak Güneş hayali bir gelecekte hayali bir başkaldırış hikayesini anlatıyor ve bir anlamda günümüz Türkiye’sine göndermede bulunuyor.
Konusunu da hesaba katınca çok beğeneceğimi düşündüğüm , daha önce farklı yazarlardan benzer konusunu okuduğum için alışık olduğum bir eser gibi geliyordu. Başlangıçta (ilk 100 sayfa) gayet güzel ve akıcı başladı. Merak uyandırıcıydı ve o dünyaya, Yuna karakterine kolayca girebildim. Dilin sade ve yavanlığı beni rahatsız etmedi (kesinlikle kanadı kırık kuşlara göre çok daha yavan bir dil kullanmıştı yazar bu dikkatimi çekti) ancak daha sonra kitap hiç beklemediğim bir gidişatta ilerlemeye başladı bambaşka bir şeye evrildi.
Sanki yazar konuyu toparlayamadı ve ne yapacağını şaşırdı, nasıl bitireceğini bilemedi ve ilhamını kaybetti. Kurgu inanılmaz saçma yollara saptı ve ana çemberden uzaklaşıp konu dağıldı.
Konunun saçmalaması ve artık yazarın bariz toparlama ama toparlayamama durumu dile de yansıdı ve aşırı bir gündelik dil kullanımı başladı, aniden yavanlıkta sınır tanımadı dili ve aşırı göze batıp beni rahatsız etti. Geri kalan tüm sayfalarda bir an önce bitsin eser diye okudum ve hiç beğenmedim sonunu. Cidden yazar toplayamadı ve aşırı saçma bir şekilde bitirdi. Sanki çocuk kitabı gibi bir bitişti. O kadar oldu bittiye geldi ki ve her şey tamam halloldu modundaydı ki peri masalı gibi geldi ve sanki dandik bir ergen wattpad kitabı okuyormuş hissi verdi bana.
Yuna karakteri çok sıradan bir kadın karakterdi. Klasik aşk kitaplarında, distopya kitaplarında olan ayakları üzerinde duran, masum , savaşçı gibi gösterilmeye çalışılan biriydi.
Kitaptaki aşkı bana hiç geçmedi, aşırı saçma bulduğum şeyler aradına eklendi. Çok gereksizdi ve kitabın başlarında çok yoğun anlatılıp daha sonralarında ortadan kaybolan bir aşk hikayesi oldu benim için. Çok dağınık verildi bu aşk okuyucuya bence, hiç beğenmedim.
Kitapta en sevdiğim karakterler galiba anneanne ve oğlu Regan’dı. Anneanne karakterinin güçlü oluşu ve beklenmedik yanları çok hoşuma gitti, zekası ve koruyucu, tarlı anneanne karakteri kitaba renk katıyordu. Ancak hastalığıyla ilgili kısımlar daha iyi aktarılabilirdi çok etkilemedi beni.
Regan ise bilinçli, zeki , annesini ve ailesini koruyan , güçlü bir karakterdi ve o da hoşuma gitti çok beğendim. Onun sahnelerinde güven hissettim.
Genel anlamda çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Bence okumasanız da olur, yazarın başka eserlerine şans verebilirsiniz.
Türk yazarlar tarafından çok tercih edilmeyen bir tür olduğu için distopya alanında başarılı bir eser olmasını beklerdim ancak hayal kırıklığı oldu benim için…