Koyunların insanları yemesiyle birlikte insanlık hayatında artık yeni kavramlar, yeni çelişkiler ortaya çıkmaya başlamıştı. Sermaye, üretim araçları, emek, ürüne yabancılaşma, patron, kar, seri üretim, makineler gibi birçok kelime günden güne insan hayatında daha fazla yer kaplamaya başladı.
Bu yeni dönemle hiçbir şeyi olmayan düz insanın elinde ise tek bir şeyi vardı: emek. Var olan düzende yaşamını idame ettirmek için emeğini satışa çıkardı. Fakat burada bir sorun vardı satılan emek değer görmüyor, üstüne yanında sağlık, onur gibi paha biçilemez şeyler bedavaya veriliyordu.
Bir şeyler gevelediğim girizgahtan sonra, Tembellik Hakkı kitabına dönersek, yazar klasik bir sol bakış açısıyla sermaye emek ilişkisini irdeliyor ve sermayedardan ziyade proletaryayı sömürülmesinde suçlu olarak görüyor. Çünkü proletarya özellikle din aracılığıyla çalışmayı kutsamış ve haddinden fazla çalışarak kapitalistlere hizmeti bir ibadet olarak görmüştür. Lakin buna gerek yoktur, ne bu kadar üretmek, ne bu kadar tüketmek insanlık onurunun aşınmasında başka bir şey değildir. İnsanlık çalışma reddiyle bu düzenin üstesinden gelebilecekken ne denli bunalım içinde kalsa da çalışma aşkıyla sömürü düzenini böylece kendi bunalımını kendisi devam ettirmektedir.
Yazar insandaki çalışma meylini daha çok dine(Hristiyan dünya) bağlamışken benim aklıma tek nedenin bu olmadığı bir örnek geldi. Henry Ford seri üretimi o kadar çok arttırmıştı ki yeni tüketici bulmalıydı ve bunu klasik bakış açısıyla beklenmeyecek bir şekilde yaptı. Çalışanlarının maaşlarına çokça zam yaptı ve ürettiğini satabileceği yeni tüketiciler meydana getirdi. Aslında insandaki tüketim, zevk, lüks, riya gibi nefsani arzular insanı köleleştiren durumlar diye yorumluyorum.
Ek olarak kitabı okuduktan sonra şu yazıya denk geldim aklım bu hemen Tembellik Hakkı’ na gitti. “Köleler belki ben de firavun olurum düşüncesiyle piramidin inşasına gönüllü olarak ve tebessüm ederek katılıyorlar.” –SURAT ASMAK HAKKIMIZ-.
Paul LafargueTembellik Hakkı