Romanın baş karakteri Mercan, hayatını merdiven silerek kazanan, çocuğu olmadığı için kocası tarafından terk edilmiş bir kadın. Onu farklı kılan şey, klasik baş karakter özelliklerinden uzak oluşu; genç, ışıldayan, güzel değil, insanların çoğunlukla burun kıvırarak baktığı, peşin hükümlere maruz kalan biri. Seray Şahiner bu kez ona yakından bakmayı seçiyor, fakat bu yakınlık çoğu zaman kibirli bir bakışın ötesine geçemiyor. Yazarın diliyle karakterin sesi birbirine karışıyor. Günümüz kadınına dayatılan sağlıklı yaşam kurallarına yönelik şikâyetlerini Mercan’ın ağzından aktarıyor, ancak bunların karakterin değil, doğrudan yazarın yakınmaları olduğunu hissediyoruz.
Yazarın Mercan’a gerçekten söz hakkı tanıdığı bölümlerde ise roman bambaşka bir hâl alıyor. Apartmanın kokusu, soğuk suda üşüyen eller, ışığın yanıp sönmesinin verdiği sinir bozukluğu öylesine sahici aktarılıyor ki, okur Mercan’ın varlığına yakından tanıklık ediyor. Bu anlarda görünmeyen emeği ve değersizleştirilen hayatı bütün açıklığıyla hissediyoruz.
Ne var ki başka sayfalarda Mercan’ın sesi kayboluyor, onun yerine Şahiner’in kendi gündemi giriyor: “branç,” “akustik,” diyetisyen öğütleri, pazar kahvaltıları gibi sözcükler bir anda ortaya çıkıyor. Karakterin gerçekliğiyle uyuşmayan bu ifadeler, okuru Mercan’dan koparıyor. Hatta kimi zaman yazar, kendi karakterini küçümseyen bir tona kayıyor. Televizyonun mucize gibi görülmesi buna örnek; mizahın dozu, empatiyi kırıp alaya dönüyor.
Şahiner’in mizahi dili yerinde kullanıldığında güçlü, özellikle “ne yani, gökdelen merdiveni mi sileceğim?” gibi cümleler Mercan’ın sesine tam oturuyor. Fakat bu tutarlılık sürmüyor; sık sık yazarın üstten bakan sesi geri dönüyor. Antabus’ta da gördüğümüz gibi, karakteri televizyon ve dizilerden öğrenilmiş birkaç sözle sınırlayan, maddi gücü olmayan, eğitimsiz bir kadını formüle dayalı bir şekilde kurguluyor.
Mercan’ın kendi sesinde ısrar edilseydi, roman çok daha etkileyici ve sarsıcı olabilirdi.