İlk psikolojik roman olma özelliği taşıyan bu kitap, Osmanlı'nın son zamanlarındaki İstanbul halkının yaşayışıyla harmanlanmış şekilde bana birazcık Aşk-ı Memnu tadı da verdi.
Hayatta kadından yana hiç yüzü gülmemiş ve evlenmemiş, sefa içinde bir bekar hayatı yaşayan Necib yalnızlığının doruklarındayken; kuzenlerinin yanına gidip gelmeye başlar. Bu geliş-gidişlerde kuzeni Süreyya'nın karısı Suad'ın; kocasına, çevresine karşı davranışlarını, inceliklerini ve başlı başına kendisinin güzelliği ile zarafetini fark edip Suad'a hayranlık hisseder. Dünyada Suad gibi namuslu, güler yüzlü, iyi niyetli kadınlarında olduğunun farkına varır.
Süreyya ile çok iyi anlaşan Necib tutulan yazlıklarına davet edilir ve Necib'in hayranlığı daha da ilerler. Suad'ın ilgisini çeken uğraşlarla kendisi de uğraşır ve her anını onunla geçirmeye başlayıp, onsuz kaldığı zamanlarda ise büyük bir boşluğa düşmektedir.
Süreyya'nın karısını umursamaz şekilde sadece kendisinin eğlencesini ve keyfini düşünür biçimde yaşaması, adeta Suad'ı Necib'e daha da yaklaştırmaktadır.
Kitapta diyalogdan çok, Necib ve Suad'ın gözleriyle, bir tebessümle, bir mimikle birbirlerini anlamaya çalışmalarına çok şahit oluyoruz.
Süreyya'nın umursamaz 10 yaşındaki çocuksu zevkleri, Suad'ın sürekli tedirgin ve diken üstünde yaşayışı, Necib'in bir bakıştan 50 farklı anlam çıkarıp tribe girmesi kitabın en akılda kalıcı özellikleri oldu.
Mehmet Rauf'un kalemine hayran olmamaksa elde değil adeta...