Hayatı yalnızca seyretmek… Başkaları koşarken, evlenirken, kendi yollarını çizerken bir kenarda durup soluklanmak. Nazan Bekiroğlu’nun Mücella adlı romanıyla alakalı bir inceleme hazırladım. Benim nazarımda sükûnet romanıdır.
Mücella’nın öyküsü 1920’li yıllarda Trabzon’da başlar. Daha dünyaya gelmeden babası şeker hastalığından hayatını kaybeder. Annesi Neğire Hanım, kızını tek başına büyütmek zorunda kalır. Ancak bu büyütme süreci oldukça katı ve disiplinlidir. Mücella, adeta bir fanusun içinde, annesinin kontrolü altında büyür. Annesinin sözünden çıkmayan, riskten uzak duran, “uslu bir kız çocuğu” olarak yetişir. Bu usluluk, aslında kendi hayatının kontrolünü eline alamamasının bir yansımasıdır.
Burada annenin kişiliğini kavramak önemlidir. Babasız bir kız evladı yetiştirmenin zorluğu bir yana, asıl kaygısı kızının mahallede “adının çıkması” korkusudur. 1920’lerin mahalle baskısı düşünüldüğünde bu kaygı, dönemin toplumsal yapısı içinde anlaşılabilir olsa da sonuçları Mücella için ağır olur. İlk olarak eğitim hayatı zarar görür: Mücella ilkokulu bitirir fakat annesi onu ortaokula göndermez. “Okuyup da ne olacak, adı çıkar” diyerek kızını eve kapatır. Bu karar onun yaşamını derinden etkiler.
Mücella, babasından miras aldığı bir yetenekle el işlerinde usta olur. Dikiş, nakış, oya gibi işlerdeki becerisi kısa sürede mahallede ün kazanır. Ancak bu beceri, onu sosyal yaşama katmaya ya da kendi ayakları üzerinde durmaya yeterli değildir. Ömrü evin sınırları içinde geçer. Böylece dönemin kadına biçtiği rol, toplumsal baskı ve annenin aşırı korumacılığı birleşerek trajik bir tablo doğurur.
Yıllarını pencere kenarında dışarıyı izleyerek, belki hiç giyemeyeceği çeyizler hazırlayarak geçirir. Romanda çeyiz sandığı motifi özellikle dikkat çekicidir. Mücella evlenme umudunu tümden yitirdiğinde sandıklarını boşaltıp kapatır, içindekileri naftalinleyerek kaldırır. Bu sahne, hayallerinden ve geleceğinden vazgeçişinin çok somut, hüzünlü bir simgesidir.
Zamanla enerjisini ve ilgisini başkalarının hayatına yöneltir. Özellikle kuzeni Filiz’in çocukları Feriha ve Gülümser ile ilgilenir; hatta Gülümser için “süt annesi” ifadesi geçer. Oysa kendisi hiç evlenmemiş, çocuğu olmamıştır. Bu ifade, Mücella’nın başkalarının yaşamlarına nasıl içtenlikle dâhil olduğunu gösterir.
Annesinin ölümünden sonra ise Mücella’nın rolü daha da değişir. Mahallenin yaşayan belleği, sırdaşı ve danışılan kişisi haline gelir. Ancak yine de hep kenarda durur. Hayatın merkezinde değil, daima tanıklık eden konumundadır.
Romanın önemli yanlarından biri de Mücella ile kuzeni Filiz arasındaki karşıtlıktır. İkisi de babasız büyümüş, aynı mahallede, benzer koşullarda yetişmiştir. Fakat yolları tamamen farklıdır. Mücella eve kapanırken, Filiz dış dünyaya açılır. Filiz, Mücella’dan bu denli farklı bir yaşam kurabiliyorsa cevabı annesinde gizlidir: Filiz’in annesi Mümine Hemşire, yani Neğire Hanım’ın görümcesi, daha destekleyici ya da en azından daha az müdahaleci bir tavır sergilediğinden Filiz eğitimine devam edebilir. Akşam sanat okuluna gider mesela. Bu okul ona yalnızca bir meslek değil aynı zamanda bir sosyal çevre de kazandırır. Orada edindiği bilgiler ve özgüven sayesinde iş hayatına atılır. Bir bankada çalışmaya başlar.
Kendi ayakları üzerinde durur. Bankada Refik Bey ile tanışır, âşık olur. Kendi isteğiyle evlenir ve Feriha ile Gülümser adında iki kız çocuğu dünyaya getirir. Yani dönemin koşulları içinde bir kadının ulaşabileceği pek çok şeyi başarır aslında: Eğitim, meslek, aşk evliliği, annelik. Peki, bu farklılığın temel nedeni nedir? Neğire Hanım’ın korkuları ve baskıcı tutumu Mücella’yı nasıl kısıtladıysa, Mümine Hemşire’nin daha esnek tavrı da Filiz’in önünü açmıştır. Mümine Hemşire de çalışan bir kadın, bir hemşiredir; bu nedenle kızının okumasına ve çalışmasına daha sıcak bakar.
Filiz daha dışa dönük, daha atılgan olabilir; fakat roman çevresel koşulların, özellikle de anne figürünün bireyin potansiyelini gerçekleştirmesinde ne kadar belirleyici olduğunu açıkça gösterir. Filiz hayatın akışına katılırken, Mücella kıyıda kalır. İşte o bireyleşme, kendi kararlarını alabilme ve kendi yaşamını şekillendirme yetisi Filiz karakterinde somutlaşırken, Mücella’da bu süreç adeta bastırılır, engellenir. Bu karşıtlık romanın en güçlü yönlerinden biridir.
Bu bireysel hikâyelerin arka planında sürekli değişen bir Türkiye vardır. 1920’lerden 70’lere uzanan geniş bir zaman dilimi. Yazar bu tarihsel fonu romanın dokusuna ustaca işler ve karakterlerin kaderlerini de etkileyen bir unsur haline getirir. I. Dünya Savaşı yıllarındaki yokluklar çok canlı aktarılır. Ekmek karneyle dağıtılır, tüpgaz kuyrukları uzar gider. Ayrıca kahve yerine nohut unu içme detayı dikkat çekicidir; insanlar kahve bulamadığı için kavrulmuş nohut unundan kahve yapmaya çalışır. Mücella ve Neğire Hanım’ın yaşamı da bu yoksulluktan doğrudan etkilenir.
Bununla birlikte Demokrat Parti dönemi ve Menderes iktidarı ile gelen görece refah, özellikle kahveye yeniden kavuşmanın yarattığı küçük ama anlamlı sevinçler romanda yer bulur. Daha sonra 27 Mayıs darbesi, ardından gelen siyasi çalkantılar ve 12 Mart Muhtırası dönemi anlatılır. Gündelik hayatta ise evlere elektriğin ve suyun bağlanması gibi modernleşme adımları işlenir. Üniversitelerdeki sağ-sol çatışmalarının mahalledeki gençleri nasıl etkilediğine dair göndermeler yapılır. Bütün bu toplumsal ve siyasal gelişmeler, Mücella’nın penceresinden görünen sokağa, komşulara ve onların yaşamlarına yansır. Yani tarih, soyut bir bilgi değil, yaşanan, hissedilen bir gerçeklik olarak sunulur.
Bir de nostalji unsuru vardır. Gaz lambaları, eski mahalle yaşamı, sokak oyunları anlatılır. Bu nostaljik atmosfer, romanın önemli bir parçasıdır. Gaz lambasının ışığında yapılan sohbetler, sokakta oynayan çocuklar, komşuluk ilişkileri hem dönemi yaşatır hem de anlatıya hüzünlü bir güzellik katar.
Ama en çarpıcı nokta, dışarıdaki bu değişimle içerideki durağanlığın tezatıdır. Dış dünyadaki sürekli değişim ve kargaşanın Mücella’nın evindeki, özellikle annesi Neğire Hanım’ın temsil ettiği o katı değişmezlikle oluşturduğu karşıtlık çok etkileyicidir. Neğire Hanım değişime tamamen kapalıdır. Adeta eski düzenin, geleneklerin sarsılmaz bir kalesidir. Kitapta evdeki eşyaların yerini bile yıllarca değiştirmez. Ona göre her şey olması gerektiği yerde ve en doğrudur. Bu direnci, Mücella’nın yaşamının da neden böylesine durağan kaldığını açıklar. Oysa tam tersi bir örnek de vardır romanda: Görümcesi Mümine Hemşire. O, harf devriminden sonra yeni alfabeyi öğrenir, değişen koşullara ayak uydurmaya çalışır. Bu iki kadının farklı tavırları, değişime verilen farklı tepkileri simgeler aslında.
Romanda farklı karakterler ve kaderler de yer alır. Paşazade torunu Müzeyyen Hanım’ın oğlu Yusuf Ziya, Viyana’da okurken âşık olduğu Sunay’la evlenmesine annesi izin vermez. Kızın ailesini kendi sınıflarına denk görmez. Yusuf Ziya bu baskıya boyun eğmek zorunda kalır ve aşk acısıyla hastalanıp yatağa düşer. Gelenek ve aile baskısı onun kişisel mutluluğunun önüne geçmiştir. Bir başka örnek, Tevfik Efendi’nin halası Nefise Haladır. Gençliğinde gönül verdiği bir adam varken ailesi onaylamadığı için onunla evlenemez. Ailesinin uygun gördüğü biriyle evlenip mutsuz bir ömür sürer. O da geleneğe uymanın bedelini ödeyenlerdendir.
Sonuç olarak Mücella romanı aslında şunu anlatır: Bireyin, özellikle de kadının, toplumun ve geleneğin dayattığı sınırlar karşısındaki varoluş mücadelesini ya da kimi zaman mücadelesizliğini sorgular. Hayatı aktif olarak yaşamakla yalnızca kenardan izlemek arasındaki o ince ama derin farkı gösterir. O seyretme hali, baskıların potansiyeli gerçekleştirememenin hüznünü yansıtır. Geçmişin, özellikle aileden miras kalan korkuların ve kalıpların bugünü ve geleceği nasıl şekillendirdiğini gözler önüne serer. Değişimin sancılarını, eski ile yeni arasındaki çatışmayı kişisel ve dokunaklı bir öyküyle aktarır.
Mücella’nın hikâyesi yalnızca 1920-70 arası Türkiye’ye özgü değildir. Kendi yaşamının başrolünü üstlenememiş, potansiyelini bir fanus içinde hapsetmiş, “uslu” olmakla aslında kendine haksızlık etmiş nice insanın evrensel öyküsüne dokunur. Bireyleşme yolculuğunun ne kadar kritik olduğunu ve bu yolculuk kesintiye uğradığında nelerin kaybedildiğini hatırlatır adeta.