Şartlar Ne Olursa Olsun Çalışan Kazanır:
Puan vermedi·391 syf.··
2025 16. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 13 Ekim 2025 01:18
Ernst E.Hirsch tarafından yazılan Anılarım adlı eser büyük hukukçunun hayat hikayesidir. Bu hayat hikayesinde Birinci Dünya Savaşı, Weimar Cumhuriyeti’nin çöküş yılları, Hitler’in iktidara gelişi sonrası adeta Cehenneme dönen Almanya ve son olarak da Atatürk Türkiyesi’nin ilk otuz yılı ile ilgili gözlemler yer almaktadır. Kitabın birinci bölümü ‘‘Geldiğin Yeri Unutma Sakın!’’ ismini taşıyor. Bu ifadeler aslında Hirsch’in babasına aittir. Hirsch, lise eğitiminden sonra bankacı amcasının yanında işe başlar. Baba, Hirsch’i amcaya teslim ettiğinde bu ifadeleri kullanır. Kişinin doğduğu yerle, çevreyle zorunlu bir bağı vardır. Ahlaka uygun davranışı da iyiyi doğruyu da buradan alır. Bu bölümde Hirsch, çocukluk dönemini anlatır. 20 Ocak 1902’de Hessen eyaletinin Friedberg kentinde doğan Hirsch, 1920’ye kadarki hayatını bu bölümde anlatır. Hirsch, seküler bir hayat tarzını benimsemiş Yahudi bir ailenin çocuğudur. Baba Louis Hirsch, Mayer J. Hirsch firması adlı kumaş ve konfeksiyon mağazası işletmekte, belediye encümenliği yapmakta ayrıca meslekten olmayan hakim sıfatıyla da görev yapmaktadır. Anne ise ev işlerinin yanı sıra kadın konfeksiyonu ile ilgilenmektedir. Anne müziğe ilgilidir ve Hirsch, müzik tutkusunun annesinden kendisine tevarüs ettiğini her fırsatta tekrarlar. Hirsch, Hristiyanlarla birlikte yaşamaktadır. Meryem Ana’nın şerefine yapılmış olan Liebfrauenkirche Kilisesi ile Yahudi kadınların ritüel temizliği için yapılan hamamın kulesi yan yanadır. Ancak Yahudiler, Alman toplumla gündelik burjuva yaşamı içinde tamamiyle kaynaşmış olsalar da vaftiz olmadıkları için farklı görülmektedir. Hirsch, bu durumu 1927 dolaylarında Frankfurt üniversitesinde doçentliğe yükselmek istediğini hocası olan Ticaret Hukuku Kürsüsünün başkanı Friedrich Klausing’e anlattığında ondan duyduğu ‘‘Siz Yahudi’siniz vaftiz edilmeyi kabul ederseniz bu mümkün olabilir’’ sözleriyle tecrübe etmiştir. Kaldı ki bir Yahudi vaftiz olsa bile pek çok kişinin gözünde hala Yahudi’dir. Hirsch’in şu sözleri bu anlamda çok önemlidir: ‘‘Yahudi düşmanlığını Hitler ile yandaşları icat etmedi, mevcut buldular.’’ Hirsch, ilk öğretimden itibaren başarılı bir öğrencidir ancak 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı ile birlikte aklı yüreği hep savaştadır. Savaş döneminde 13-15 yaşlarında olmasına rağmen cephedeki askerler için malzeme toplamakta, Kızıl Haç’ın ilk yardım kursundan geçerek yaralılara yardım etmektedir. Hirsch böylece yurda karşı olan görevini yerine getirmeye çalışmaktadır. Ancak bu durum Hirsch’in derslerini etkilemiş öğretmeninden azar işitmesine sebep olmuştur. Başka bir keresinde de öğretmeninden ‘‘siz amcanız gibi değilsiniz’’ azarını işitmiştir. Hirsch, öğretmen olan amcası Emil’e, onun çalışkanlığına, görev bilincine, doğuştan öğretmenliğine hayrandır. Bu yüzden öğretmeninin bu sözleri Hirsch’i çok sarsmış ve yeniden kendine gelmesini sağlamıştır. Bundan sonra amcasının ‘‘bir öğrencinin tek sahici görevi olabilirdi: Öğrenmek.’’ sözü Hirsch’e rehber olmuştur. Hirsch, bu dönemde etkilendiği öğretmenlerini de anlatır. Bunlar arasında tarih hocası Karl Schmidt’in ayrı bir yeri vardır. Kitaba bağlı kalmadan dersi anlatması, dersi sohbet havasında işlemesi onu çok etkilemiştir. Daha sonra kendisinin de bu yolu izlemesinde belki de Schmidt’in etkisi vardır. Bu arada Birinci Dünya Savaşı Almanların yenilgisiyle sonuçlanmış Yahudilere olan öfke daha da artmıştır. Çünkü muktedirler toplumun hoşuna gitmeyen gerçekler için bir bahane bulmak zorundadır. Kitabın ikinci bölümü ‘‘Çalışan Kazanır!’’ başlığını taşıyor. Aslında bu, Hirsch’in belki de temel hayat felsefesinden biridir. Buna ‘‘Sadece kendin kendine yardımcı olabilirsin’’ prensibini de eklemek gerekir. Zira Hirsch, geldiği her yere bileğinin gücüyle gelmiş, kimsenin önünde eğilip bükülmemiş, hiçbir koşulda da pes etmemiş, bahane üretmemiş, hep önüne bakmış. Hedefine odaklanmıştır. Hirsch, insanlığın parlak anları olduğunu ancak bunun mucizeyle olmadığını; ölüler için ne geçmiş ne de bir gelecek olduğunu; yaşayanlar içinse dünün geçtiğini ve yalnızca bugün ve yarın olduğunu ifade eder. O halde düne takılmanın bir anlamı yoktur. Eğer hâlâ hayattaysak koşullar ne olursa olsun bir mucize beklemeden önümüze bakmak gerekir ve bu yolda sadece çalışanlar kazanır. Toplumlar da insanlar da en zor durumdan ancak çalışarak kurtulabilirler. Bunun başka bir çaresi yoktur. Hirsch’e göre soydan gelen başarının yerini ise günümüzde artık başarı soyluluğunun almıştır. Hirsch, bu bölümde çıraklık yıllarını anlatır. Lise eğitiminden sonraki 1920-1933 yıllarını kapsayan dönem Hirsch için çıraklık yıllarıdır. Bu dönemde Hirsch, ailenin ortak kararı ile bankacı amcasının yanında çalışmaya başlar. Çünkü amcasından sonra bankanın başına geçecek onu yönetecek bir varise ihtiyaç vardır. Bunun için en uygun kişide Hirsch’tır oysa Hirsch, okumak ve üniversitede kariyer yapmak istemektedir ancak ailesini de karşısına almak istemez. Hirsch, bu durumu bir hikayeden alıntıladığı şu sözlerle ifade eder: ‘‘ David’i tüccar yapmak istediler ama o hiç mi hiç istemiyordu.’’ Hirsch, 1 Nisan 1920’de Frankfurt’ta amcasının sahibi olduğu bankada işe başlar. Babası, Hirsch’i bankaya teslim ettiğinde ‘‘Geldiğin yeri unutma!’’ der ve oradan ayrılır. Hirsch, artık kendi ayakları üzerinde durmak zorundadır. Hirsch, başta amcasının kendisine daha töleranslı olmasını istemiş ancak bir ayrıcalık elde edememiştir. Artık Hirsch, hayat okulunun resmi okullardan daha zor olduğunun farkındadır. Hirsch, bankada çalışmaya başlamasına başlamıştır ancak aklı fikri hep üniversitededir. Bu yüzden de kimseye haber vermeden 1920 yaz dönemi için Frankfurt Ekonomi ve Sosyal Bilimler Fakültesi’ne kayıt yaptırır. Artık o hem okuyan hem çalışan bir emekçi öğrencidir. Gerçi bankacılığın ileride çok faydasını görecek ve böylece teori ile pratiği beraberce yapabilme kabiliyeti elde edecektir. Derslerinde öğretme yöntemi olarak teori ile birlikte pratik sorunlara eğilmesinin belki de bir sebebi budur. Hirsch, daha sonra amcadan da izin alarak boş zamanlarında işe devam etmek ve bitirince bankaya geçmek koşuluyla kaydını Münih Hukuk Fakültesine aldırır. Münih’in özgürlük ortamından bir taraftan okula giderken diğer taraftan müziğe, gezmeye de imkan bulur. Sonra Gissen Eyalet Üniversitesinde eğitimine devam eder.1924’te Gissen’de doktora sınavına girer ve sınavı kazanır. Hirsch, 1926’da Offenbach am Main Sulh mahkemesinde staja başlamış bir yıl sonra da bir avukatın yanında staja başlamıştır. Ancak Hirsch, avukatlığı da istememektedir. Çünkü avukatlıkta asıl olan müvekkilin çıkarını korumaktır.Tüm çabanız kendi tarafınızın zafer kazanmasıdır. Bu yüzden avukat tarafgirdir. Oysa hakimin tek amacı hakikati bulmaktır o yüzden de tarafgir değildir. Hirsch, 1930 yılı başlarında Frankfurt Hukuk Fakültesi’nde İş Hukuku ile ilgili hazırlarladığı tezi ile doçent olur. Aynı yıl hayat boyu garantili hakimlik ehliyetnamesine de hak kazanır. Frankfurt Göttingen üniversitesinde başta ticaret hukuku, kıymetli evrak hukuku olmak üzere medeni hukuk Fransız ve Alman Özel hukuku alanında toplamda altı dönem boyunca ders verir. Bu arada 1931 yılı ocak ayında hiçbir şekilde azledilmemek koşuluyla hakimliğe başlar. “Artık sırtım yere gelmez” diye düşünen Hirsch ne yazık ki daha aradan 26 ay geçmeden ari ırka mensup olmadığı, Yahudi olduğu gerekçesiyle işinden olur. Gayreti, olağanüstü başarısı ona yolları açmıştı. Ancak Hitler’in 30 Ocak 1933’te iktidara gelmesi, nasyonal sosyalistlerin iktidarı ele geçirmesi, 24 Mart tarihli Yetki Kanunu ile tüm yetkilerin Hitler’e verilmesi, 7 Nisan 1933 tarihli Devlet Memurluğuna Yeniden Saygınlık Kazandırma Kanunu ile her şey değişmiş, kanundan 8 gün sonra da Hirsch, kaydıhayat koşuluyla sürdürdüğü işinden zorunlu olarak ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu dönemde Hirsch’i en çok üzen husus ise dostlarının sessizliği olmuştur. Hirsch’in bir şeyler yapması için yanına gittiği Rayh Mahkemesi Yargıçları Birliği Başkanı, Senato Başkanı Dr. Wunderlich çaresizliğini ‘‘Yapacak bir şey yok, sizinle birlikte sessizce tahammül ediyoruz.’’ deyince Hirsch şu tarihi cevabı verir: ‘‘ Siz sessizce tahammül etmiyorsunuz, sessizce müsamaha ediyorsunuz.” Hirsch, kin tutmadığını, olup biteni belki affedebileceğini ama hiçbir zaman unutamayacağını söyler. Nasıl unutsun ki kendisi Türkiye’de olduğu 19 Ağustos 1945’te kızkardeşinin, kızkardeşinin kocasının, 8 yaşındaki çocuklarıyla birlikte, annesinin kardeşlerinin, eniştelerinin Auschwits’te gaz odasında öldürüldüklerinin haberini almıştı. Kitabın üçüncü ve son bölümü ‘‘Atatürk’ün Ülkesinde Bir Hukuk Hocası’’ başlığını taşıyor. Hirsch, Almanya’nın adım adım nereye gittiğinin farkındadır. Yapılan lojistik hazırlığın, çıkarılan Yetki Kanununun ülkeyi nereye götüreceği bellidir. Bu yüzden de Hirsch, tehlikeli bölgeden uzaklaşmak istemektedir. Kırgın olduğu dostlarının hiçbirine veda etmeden Temmuz 1933’te Amsterdam’da bir oda tutar. Amsterdam Hukuk Fakültesine yaptığı başvuru olumlu karşılanır. 1933-34 eğitim öğretim döneminde doçent olarak çalışacak, bir yıl sonra da bir yıl sonra da kendisine Uluslararası Ticaret Kürsüsü devredilecektir. Bu arada Prof. Schwartz kendisine ulaşır ve İstanbul Üniversitesi Ticaret Hukuku Kürsüsünü kabul edip etmeyeceğini sorar. Prof Schwartz, bir grup Alman göçmen hocası ile birlikte Yurt Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardımlaşma Cemiyetini kurmuşlar, bu kapsamda Türk Milli Eğitim Bakanlığının isteği üzerine Prof. Malche tarafından hazırlanan İstanbul Üniversitesi reform planı uyarınca alanında isim sahibi bazı hocalara iş bulunabileceğini öğrenmişlerdir. Prof. Malche ile yazıştıktan sonra Hirsch’in de ismini listeye eklemişler. Daha sonra Türk yetkililerle yapılan görüşmede İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kürsüsü için Hirsch ismi uygun görülmüş, Hirsch’in de kabulüyle Hirsch için Türkiye dönemi başlamıştır. İstanbul Üniversitesi ile yapılan sözleşme 5 yıllık olup, sürenin bitiminden 5 ay önce feshi ihbar edilmediği takdirde bir 5 yıl daha uzayacaktı. Sözleşmenin diğer bir maddesi ise üç yılın sonunda derslerin Türkçe anlatılacak olmasıydı. Çoğu yabancı için ciddi bir problem olan bu mesele Hirsch tarafından rahatlıkla halledilecektir. Bunun için daha yola koyulmadan önce Almanlar için Türkçe öğreten bir kitap edinir ve Viyana’dan trenle İstanbul’a hareket eder. Yol boyunca Türkçe bilen bir tüccarla Türkçeye dair konuşur. Bir Ekim sabahı Sirkeci Garı’nda inen Hirsch’in aklındaki tek mesele hala Türkçeyi bir an önce nasıl öğreneceğiydi. Hirsch Türkiye’ye geldiğinde, Cumhuriyet, Atatürk’ün önderliğinde yönünü Avrupa’ya çevirmiş durumdaydı. Bu da aslında geleneksel değer kavramlarının değişmesi, değerlerin adeta alt-üst olması, Doğulu bir hayat tarzı yerine Avrupa medeniyetinin inşa edilmeye çalışılmasıydı. Türkiye Cumhuriyeti dini temellere yaslanmak yerine, amacı Türk toplumunu Batı Avrupa’nın muasır medeniyetleri seviyesine çıkarmak olan Kemalist ideolojiyle yol yürümek istiyordu ama Kemalist Türkiye henüz son şeklini almış değildi. Kat edilmesi gereken daha çok yol vardı. İşte bu kapsamda tüm kurumlar yeniden yapılandırıldığı gibi eğitim sistemi de yeniden yapılandırılmaktaydı. Dini esaslar baz alınarak kurulan Darülfünun’un ihyasının mümkün olmadığı görülünce 1932 yılında Türk parlamentosunun onayı ile ve Cenevre’den pedagoji uzmanı Albert Malche’nin Türkiye’de yükseköğretimin nasıl yapılması gerektiğine dair hazırladığı kapsamlı rapor doğrultusunda Ağustos 1933’te Darülfünun lağvedilmiş ve İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Avrupa’dan çağrılan hocalar, medrese zihniyetinin yerine Batı Avrupa tarzında özgür bilimsel bir üniversite için çalışacaklardır. İşte kaderin garip bir cilvesi sonucu tam da Türkiye Cumhuriyeti’nin en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde yurdundan göç etmek zorunda kalan Ernst E.Hirsch de, Malche’nin öncülüğünde yürütülen üniversite reform çalışmasında görev almış; görev bilinci, bitmez tükenmez, öğrenme ve öğretme aşkı, üstün kavrama gücü, derin insan sevgisi ve zekasıyla çok önemli bir yere sahiptir. O, sadece bir hukukçu değil eşi bulunmaz, kendinden sonraki dönemlere de ışık saçan bir aydındır. Doğrusu, o yıllarda Hitler’in zulmünden kaçan bilim insanlarının, yeni kurulan ve rüştünü ispatlamaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilerlemesine ciddi katkıları olmuştur. Bu durumu Hirsch ileride biraz da abartarak şu şekilde ifade edecektir: “Nasıl ki Rönesans Hümanizmasında ifadesini bulan kültürel değişiklikler İstanbul’un 1453 yılında Türkler tarafından fethi üzerine Batı Avrupa’ya göçen bilginler tarafından başlatılmışsa Atatürk’ün modern Türkiye’nin önünde açtığı kültürel değişme çığırı da siyasi nedenlerden ötürü 1933’te Almanya’yı terk etmek zorunda kalmış ama içlerinde yaşattıkları antik kültür mirasını beraberlerinde Türkiye’ye getirerek oradaki reform düşüncesinin hizmetine sokmuş olan bir avuç Alman Profesör etkilemiştir.’’ Ernst E. Hirsch 31 yaşındayken Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra 1933-1943 yılları arasında İstanbul Hukuk Fakültesinde 1943-1952 yılları arasında ise Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmıştır. Ernst E. Hirsch üniversitenin kuruluşundan itibaren on yıl boyunca İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde sadece öğretim üyeliği yapmamış, yetersiz hatta namevcut bir temel üzerinde modern bir üniversite kurulmaya çalışıldığından eksik pek çok meseleyi tespit etmiş ve bu sorunları çözmeyi kendine görev bilmiş; kütüphanenin oluşturulmasından, ders materyali hazırlanmasına kadar her işte canla başla çalışmış, en önemlisi de adeta doğum sancısı içinde kıvranan bir kurum olarak üniversiteye ufuk kazandırmış, gelecek kuşaklar için yeni metotlar oluşturmuştur. Ernst H. Hirsch Türkiye’de geçirdiği on yılın sonunda bu sefer Ankara’ya geçmiştir. Hirsch’in tabiriyle ‘‘ Ankara, geleceğin şehridir, İstanbul ise geçmişin.’’ Yine Hirsch’e göre Ankara, eski’den kopuşu simgeler. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Yeni Türkiye’ye dair İstanbul’da bir iz bulmak mümkün değildi, Yeni Türkiye için Ankara’ya bakmak gerekiyordu. Gerçekten de Ankara, Cumhuriyet ile birlikte var olmuştur. Bu yüzden de Ankara’ya bakarak Cumhuriyet’in ne kadar mesafe aldığını görmek mümkündür. Ernst H. Hirsch, bu kez kolları, 1925 yılında Atatürk tarafından Meslek Yüksekokulu olarak açılan 1940 yılında ise bir kanunla hukuk fakültesine dönüştürülen ama gerçekte o dönemde bir yüksekokuldan öteye gidemeyen Ankara Hukuk için sıvamış; dur durak bilmeden yer yer sağlığını da tehdit edecek şekilde, kendi ifadesiyle günde ortalama on iki saat çalışmış; bu uğurda İstanbul’da bırakmak zorunda kaldığı eşi, annesi ve bir Türk olarak yetiştirdiği küçük oğlu Enver Tandoğan’ı ihmal etmiştir. Ernst E. Hirsch sadece bunlarla da yetinmemiş İsviçre’den alınan 1926 tarihli Ticaret Kanununda çeviri hatalarını ve çelişkileri fark etmiş, başta öğrenciler için kanunun aslından yeniden çeviri yapmış sonrasında ise yeni bir Ticaret Kanunu taslağı hazırlamıştır. Bu taslak uzun bir süre bekledikten sonra 1956’da kanunlaşmıştır. Fikir Sanat Eserleri Kanunu için çalışma yapmış; Bu kanun da 5 Aralık 1951’de kabul edilmiştir. Ayrıca Marka, Patent, Sınai ve Faydalı Modeller için kanun taslağı hazırlamış, bu çalışma da Hirsch’in Türkiye’den ayrılmasından çok sonra 1965’te kanunlaşmıştır. Hukuk İlmini Yayma Cemiyeti tarafından başlatılan Türk Hukuk Lügatı hazırlanmasında da başat rol oynamıştır. Lügatın Hirsch olmadan yürütülmesinin mümkün olmadığının ispatıysa kendisinden sonra çıkması gereken hiçbir fasikülün çıkmamasıdır. Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişmesi konulu bir çalışma yapmış ve bu eser 1950’de yayımlanmıştır. Bunun dışında başta Ticaret Hukuku alanında olmak üzere Hukuk Sosyolojisi ve Felsefesi alanında eserler yazmış ayrıca Hukuk Sosyolojisi ve Felsefesi dersinin hukuk fakültelerinde zorunlu ders olarak okutulması için mücadele etmiştir. Hirsch ,Yine 1946 yılında çıkarılan Üniversiteler Kanununun ön çalışmalarında aktif rol oynamış, üniversitelerin özerkliğe kavuşması için mücadele etmiştir. Hirsch, henüz emekleme dönemini yaşayan Cumhuriyet’in onuncu yılında Türkiye’ye gelmiş; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilerleyebilmesi için pek çok Türk’ten çok daha fazla çalışmış ve ziyadesiyle hak ettiği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını 21 Eylül 1943 yılında almıştır. Hirsch çalışkanlığı, bitmek tükenmek bilmeyen azmi, her durumda bir çare bulabilme kabiliyetinin yanında inandığı gibi yaşamaya çalışan prensip sahibi bir insandır; olayların seyrine, koşullara göre tavır değiştirmez, doğru bildiğini neye mal olursa olsun, kime karşı olursa olsun yapar, doğru bildiğini söylemekten asla çekinmezdi. Hirsch, Türk vatandaşlığını aldıktan sonra Çalışma Bakanının ısrarlı ricası üzerine Ocak 1946 tarihinde yeni kurulmakta olan İşçi Sigortaları Kurumu yönetim kurulu üyesi olarak atanmış, üyelerce başkan seçilmiş ancak haziran ayı içerisinde Çalışma Bakanının, bakanlığın işlerinde kullanmak üzere toplanan paraları bakanlığa aktarılması talimatına, toplanan paraların işçi sigortası için toplandığını ifade ederek istifa etmiştir. Hirsch ayrıca Üniversite Senatosunda görevlendirilmiş, Dil, Tarih Coğrafya fakültesinden iki öğretim üyesinin savunmaları dahi alınmadan sosyalist oldukları gerekçesiyle Senato tarafından görevlerine son verilmesinin teklif edildiği toplantıda, ortada somut bir delil olmadan dahası savunma hakkı alınmadan hiç kimseye disiplin cezası bile verilemeyeceğini ifade ederek hukuk fakültesinin senatodaki temsilciliği görevinden istifa etmiştir. Hirsch’in istikameti bellidir: Öğrenmek, öğretmek, yaşanabilir adil bir dünya için hukuki eserler ortaya koymak. Bu yüzden de bu alan dışında gelen çok cazip teklifleri bile hiç düşünmeden elinin tersiyle geri çevirmiştir. Hirsch, Türk vatandaşlığını aldıktan sonra bir toplantı vesilesiyle bir araya geldikleri Çalışma Bakanı Sadi Irmak’tan gelen milletvekili adayı olması ve böylece Adalet Bakanı olarak hizmet etmesi yönündeki teklife şu cevabı verir: ‘‘Biri gelir, biri gider, Prefesör olarak onları izlerim.’’ Hirsch, Türkiye’den ayrıldığı 1952 yılından sonra da Türkiye ile bağını koparmamış, bir Türk vatandaşı olarak Türkiye’ye katkı sunmaya, Almanya ile Türkiye arasında köprü olmaya devam etmiştir. Ahmet Emin Yalman 1958’de Berlin’de Hirsch’i ziyaret ettikten sonra şöyle yazar: ‘‘Profesör Hirsch, Türkiye’de geçirmiş olduğu yirmi yılın sonunda tamamen bizden biri olmuştur. Herhalde iyi bir Alman’dır ama şüphesiz aynı derecede de iyi bir Türk’tür.
Hukuk
AnılarımErnst E. Hirsch · Tübitak Yayınları · 200099 okunma
·
436 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.