·779 syf.····Okunma: 22 Ekim 2025 20:05 Ana temasının insanı anlamak olduğunu düşündüğüm kitabı okurken çok büyük edebi ve düşünsel keyif aldığımı belirterek başlayayım incelemeye. Zaten Dostoyevski'nin sürgün sonrası yazdığı eserlerde çokça göze çarpan ana özelliği, eserlerinde anlama temasını çokça işlemesidir.
Dolayısıyla kitabın ana karakteri olan ve kitaba da adını veren Prens Mışkin'in budala olması ironik yansıtılmakla birlikte Prens Mışkin burada bir sembolü temsil eder. Zira kitap boyunca Prens Mışkin'in bilge mi yoksa gerçekten de saf bir insan mı olduğunu kestirmek bile güçtür. Sanki Dostoyevski bize bunu doğrudan vermemiş, okuyucusunu prens sembolü üzerinden düşünmeye itmiştir. Dostoyevski'nin belirgin özelliklerinden birinin de bir yargıyı okuyucuya empoze etmeden zıtlıklar üzerinden düşünce fırtınası yaratmak olduğunu söylemiştim.
Burada karşıtlıklar olarak; vicdanın karşısına yıkıcı bir tutku ve aynı zamanda iyimserlik karşısına karamsarlığı yerleştirmiş bana kalırsa. Prens Mışkin vicdan ve iyimserliği temsil ederken; İppolit karamsarlığı, Rogojin ise yıkıcı tutkuları temsil ediyor. Buradan sonrası çokça spoiler içerir, belki de kitaptan sonra okunması daha iyi olur.
Ana karakterimiz Prens, vicdanının sesini ve dünyaya iyi gözlerle bakma özelliğini “insanı anlamakla” besler. Dostoyevski, kitabın en başında bizdeki bu anlama ve empati duygularını yükseltmek adına, Fransa'da idam kararıyla yargılanmayı bekleyen bir suçlunun son anlarında neler hissedebileceğini Prens'in anlamaya çalışmasıyla öyle bir tasvir eder ki, suçunu bilmediğimiz bu kişiyle empati yapmamak imkansızlaşır. Dostoyevski burada insan ruhunun sınırlarını da gözler önüne serer. Böylece okuruna yalnızca bir suçlunun kaderini değil, onun ruhunun derinliklerinde kıvranan insani duyguları da gösterir, öyle ki anlamamanın imkanı yoktur. Neticede insanlar çoğu zaman aynı şeyleri, aynı insani duyguları hisseder, birbirimizden çok da farklı değiliz. Yalnız aktarmam gereken nokta, anlamanın mutlaka affetmeyi, aklamayı getirmeyeceğidir. Budala’daki temayı anlamak için budala’dan önce okunması gereken iki kitap var bence. Bunlardan biri suç ve ceza, diğeri de ölüler evinden anılar olabilir. Bu kitaplar bu paragrafta anlattığım temanın bir benzerini ana düşünce olarak işler.
Prensin aslında bir sembolü temsil ettiğini söylemiştim. Burada prens sadece saf bir budala olarak görülürse kitap hayli sıkıcılaşacaktır. Halbuki prensi budala olmaktan kurtaran en önemli özellik aslında çevresindeki art niyetliliklerin ve kötülüklerin farkında olmasıdır. Ancak prens yine de bu art niyetliliklerin arkasındaki kişileri bile anlamayı seçer. Ancak bu onların affedildiği ya da aklandığı anlamına gelmemektedir. Çünkü kitap boyunca prensin aynı zamanda şüpheci ve temkinli bir kişiliği de olduğunu görürüz. Ayrıca, kimin ne olduğunu az çok bilmekte ve kişiler arasındaki mesafeyi ona göre ayarlamaktadır.
Ancak dediğim gibi suçlayıp yargılamaz; yargılasa da, insanı ilk önce anlamaya çalıştığı için insanca yargılar. Öyle ki prensteki vicdan, merhamet ve iyimser bakmanın anti-tezlerini olan Rogojin ve İppolit bile, prens tarafından anlaşılmanın ağına takılırlar kimi zaman. İppolit insanlara karamsar nutkunu okuduğu zaman kendisine sadece gülünür. Hayata karşı bakışları taban tabana zıt olmasına rağmen toplulukta onu sadece yargılamayan prenstir. Rogojin de aynı şekilde yıkıcı tutkularının esiri olup, Nastasya’yı kıskandığı prens tarafından anlaşılmanın rahatlığı içerisindedir. Fakat buradaki önemli nokta; prensin Rogojin’e gereğinden fazla anlayış göstermesidir ve Rogojin’in içindeki kötülüğü, daha doğrusu tutkularının ve kıskançlığının yıkıcılığını göremez; nihayetinde hem Nastasya hem de prens, Rogojin’in yıkıcı tarafına maruz kalır. Bu kısma sonlarda tekrar değinip, tekrar insani anlayabilme noktasındaki sembolümüz olan prense dönelim. Meseleyi biraz daha kavramak için kitaptaki karakterlerin (yakınındaki yani) Prens Mışkin’i nasıl algıladığına bakalım. Hemen şu satırları aktarayım:
"Ansızın derin bir psikolojik gözlem gücüyle ok gibi giriyorsunuz insanın ruhuna."
"Bakın, yalnızca size söyleyeceğim gerçeği, çünkü insanın ruhunu okuyorsunuz: benim içimde boş laf da, iş de, yalan da, gerçek de hepsi bir aradadır. Hem de bütün içten pişmanlığımla... ister inanın, ister inanmayın, işte yemin ediyorum size, insanın karşısındakini aldatmak için gözyaşlarıyla, pişmanlık numaralarıyla birlikte söz ve yalan şeytanca bir düşüncede birleşirler. Yemin ederim öyle. Başka birine söylemem bunu, çünkü ya gülerler ya da yüzüme tükürürler. Ama siz prens, insanca yargılıyorsunuz."
"Korkunç derecede şüpheci birisiniz siz prens. Farkındayım, bir süredir çok şüpheci biri olup çıktınız."
"Sizden başka kimse anlayamaz bunu, en başta da o!.. Prens onun hiçbir şey anladığı yok! Anlama yeteneği yoktur onun, anlama yeteneği yoktur! Anlayabilmesi için önce kalbi olması gerekir insanın!"
Burada yakınındaki diğer karakterlerin prense birebir söylediği cümleleri aktardım. Göze çarpan bir nokta var ki, onunla temasta olanların ona güven duymalarıdır. Çünkü yargılanmadan anlaşılmaya çalışılacaklarının farkındadırlar; ona içlerini dökerler, kendilerini gösterirler ve hatta paradan bağımsız olarak prensi sevmekte yakınlık hissetmektedirler. Bunu az çok görebiliriz. Ama diğer yandan kitapta yüzeysel kalan karakterler onu bir çeşit budala olarak görmektedir, çünkü dediğim gibi yüzeyseldirler. Oysa ki prens yüzeysel bakmaz; bu da ona yaşamı derinden hissettiren özelliklerden biridir. Çünkü sürekli duygularını geri plana atarak, yalnızca kendine fayda getiren şeyleri seçmek çok kuvvetli bir içgüdü olup bizi hayatta tutsa da, neticede hissizleşmek dünyadaki güzelliklerin tadına varamamak değil midir? Böyle bir yaşam gerçekten de bir şeylere değer mi? Evet, hayatın gerçekleri çoğu zaman insanlara acı verir ama neticede vardırlar, insan duyguların, mutsuzluğun, mutluluğun, karamsarlığın, iyimserliğin vs. bir karışımıdır. Tam da yaşadığımızı hissettiren şeyler, nadiren ortaya çıkan duygusal yoğunluklar değil midir? Gerçeklikten uzak kalmak, insanın yalnızca tek bir noktaya, yani kendine takılıp kalması çok sıkıcı değil midir? Durum böyleyken bu sıkıcılıktan şikayet edip mutsuz olması, belki de hayatındaki güzellikleri görememesi ne kadar tutarlıdır? Dostoyevski kitapta bunu da sorgulatır ve bu alt mesajı aktaran cümlelerin altını da çizdim:
"Hem sonra, gerçekten mutsuz olabilir mi bir insan? Ah, mutlu olmaya gücüm varsa hüzün ve felaketin ne anlamı olabilir? Biliyor musunuz, bir ağacın yanından geçeceksiniz, onu göreceksiniz ve mutlu olmayacaksınız ha, işte bunu aklım almaz! Sevdiğiniz bir insanla konuşacaksınız ve mutlu olmayacaksınız! Ah, anlatamıyorum... kötü durumda bir insanın bile adım başı göreceği öylesine çok güzel şey varken mi mutlu olmayacaksınız? Bir çocuğa bakın, güneşin doğuşuna bakın, bir otun boy atışına bakın, sizi seven insanların gözlerinin içine bakın..."
İşte prens, yaşamın içindeki detayları derinden hisseder. Bunun yanı sıra bir de insanların prense karşı güven duymasının söz konusu olduğunu söylemiştim. Baktığımızda bir insana güven duyulması, ona bir çeşit güç de verir. Çünkü insan belirsizliğe tahammül edemez; güven duymak en büyük insani ihtiyaçlardan biridir. Dolayısıyla prens aslında zayıf değildir; elinde güven duyulmak gibi büyük bir güç vardır. Fakat gel gör ki herkesi anlamaya çalışması ve iyimserliği aşırıya kaçmaktadır. Çünkü bu dünya "sürekli" bir aşırılığın dünyası değildir. Prens ise "sürekli" anlamaya çalışmaktadır, böyle bir yere göre fazla iyimserdir. Öyle ki yıkıcı tutkularının esiri olmuş ve prensi sürekli kıskanan Rogojin'i de, travmalarının iyileştiremeyeceği noktalara getirmiş Nastasya’yı da gereğinden fazla anlamaya çalışmış ve nihayetinde yanılmış, zarar görmüştür. Bunun alt mesajını da şu cümlelerde yakalamak mümkündür:
"Size bir şey söyleyeyim mi, bence komik olmak kimi zaman iyidir, hatta daha iyidir: birbirinizi daha çabuk bağışlayabilirsiniz, daha kolay barışırsınız. Bir anda her şeyi anlamak gerekmez, doğrudan mükemmelikten başlamak da gerekmez! Mükemmelliğe ulaşmak için önce çok şeyi anlamamak gerekir. Gereğinden fazla anlarsak belki iyi anlayamayız."
benim için Budala böyle bir kitap olmuştur. Fakat sonlara doğru hikaye belli ki fazla uzatılmış. Yani 200 sayfa önce de bitebilirmiş gibi geldi bana, muhtemelen Dostoyevski kumar borcunu tamamlamaya çalışmış olabilir bilemeyeceğim artık.
Ve gelelim büyük usta Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'ye... Henüz başyapıtı Karamazov Kardeşler'i okumasam da, daha doğrusu sırası gelmese de, bir kere daha düşüncelerle baş başa bırakmıştır Budala isimli eseriyle. Neticede klasikler içerisinde bile bitirdikten sonra alt metnini anlamaya çalışırken beyin yakan roman sayısı azınlıktadır. Belki bunu demek için dünya üzerindeki tüm Türk ve yabancı edebiyatçıları okumak gerekir; ancak, benim gözümde en azından şu an için, büyük gözlem yeteneğiyle insan ruhundaki derin çatışmaları görüp ve bunu aktarabilen, insanın karanlık dehlizlerine sızıp bir de üstüne aydınlatabilmiş en büyük romancıdır. Çünkü söylediğim gibi, Dostoyevski insanı anlamanın yazarıdır, dolayısıyla okuyucusunu da buna sevk eder. Ortaya tek bir sav atmaz, aksine savlar birbirinin tezatıdır. Öyle ki Budala kitabını okurken, karakterlerin içerisine yedirdiği tez/anti-tezler bir ara kafayı allak bullak ediyor. Dostoyevski kendi kafasındaki içsel çatışmaları okuyucuya geçirip rahatından ediyor yani bir yandan. Kendi de bunun farkında olmuş olacak ki, kitabın içerisindeki herkesin deli bir havasının olması, tüm karakterlerin bulunduğu etkinliklerde birinin illaki ortalığı karıştırıp buhranlı ve sitemli cümleleriyle tüm milleti şoke etmesi (arada kahkaha attırmadı değil), diyaloglardaki bu absürtlüğün, saçmalığın güldürmesi vs. Evet sürükleyicilik sağlıyor ama bir yandan da okuyucuya nefes aldırmayı amaçlıyor. Çünkü diyor, bilinci rahatından etmenin, esnetmenin ağır gelen yanı vardır; gelir gelmesine de insanı dönüştürecek olan budur. İzlenimlerinin üstüne git, karşıt savları ortaya bir koy, bir bak, iyi kötü anlamaya çalış; bu zaten dünyayı kurtaracak olan empati, merhamet, vicdan ve güzellik için gereklidir. Evet Dostoyevski'nin "Dünyayı güzellik kurtaracak" sözünün altında yatan felsefe budur. Başka türlü Prens Mışkin'e bakıp dümdüz budala görürsün, romandaki karakterler gibi yalnızca yargılarsın (yargılamak insani olmakla birlikte gereklidir; burada bahsettiğim anlamadan yargılamak), ona siyah buna beyaz dersin, hissetmezsin, yaşadım diyemezsin, hatta daha da ötesi acı verirsin diyor. Bu anlamama, yargılama, etiketleme, ötekileştirme, hedef gösterme durumları bireysel bazda olsa yine iyi; kitleler bu şekilde kolaylıkla ve haksız yere ötekinin üstüne kanalize edilebilir.
İşte Dostoyevski'ye göre, anlama ve merhamet motivasyonu tıpkı Victor Hugo'nun da anlatmaya çalıştığı gibi bireyden topluma yayılmalıdır. Bu elbette hayatta kalmak için bir şeylerden ödün vermemenin gitgide zorlaştığı günümüz dünyasında güç, ancak geçmişte de bir o kadar güçtü. Hugo demişken, kitabı okurken bir ara Sefiller eserine gitti aklım. Çünkü bazı sayfalarda verilmek istenen mesajları benzettim birbirine. Örneğin, kendisine katılmamakla birlikte, mahkumlara arada sırada gelip para, eşya, kitap veren, arada da güzel konuşmalar yapan yaşlı bir generali anlatan şu cümleler, Sefiller’in ana karakteri Jean Valjean'in rahiple yolu kesiştikten sonra yaşadığı dönüşümün aynısını anlatmaktadır. Budala’daki şu cümleler dikkat çeker:
“peki, bu mahkumun yirmi yıl unutamadığı “ihtiyar general’in onun ruhuna nasıl bir tohum ektiğini bilebilir misiniz? Evet, bahmutov, bir kişinin kaderinin, bir başkasıyla böyle birleşmesi ne anlama gelir biliyor musunuz?.. koskoca bir yaşam ve bizler için gizli kalacak, çetrefil onlarca şey söz konusudur burada...”
Victor hugo da koskoca sefiller'i, ekmek çalıp kürek mahkumu olmuş jean valjean’in rahiple benzeri bir karşılaşmasına, jean valjean'in iyiye dönüşümün üzerine bina etmiştir zaten. Dostoyevski de sürgün yıllarında birkaç kere sefilleri okumuştur nitekim. Hugo'nun; ondaki insanı anlama ihtiyacını şekillendirdiğine, vicdan kavrayışını geliştirdiğine, hepsinden öte bir dayanak olduğuna kuşkum yok.
İki kişi arasında değil; sonucu hangisi olursa olsun, insanın kendi çıkarları ve vicdanı arasında iç hesaplaşmalar yaşaması... işte dostoyevski vicdan terazisini alır ve bir mahkeme kurar, tanık olarak davet eder okuyucusunu. kitap biter, sayfalar biter, cümleler biter… Fakat gerçek hayattaki tanıklıklar hiç sona ermez, insanın vicdanı bir kutup yıldızı haline gelir.