·656 syf.····Okunma: 29 Ekim 2025 21:54 Öncelikle kitaba BA-YIL-DIM!
(İncelemem ucundan azıcık spoiler içeriyor, uyarıyorum…)
Kitap, başlarda karakterleri tanımamızı ve düzeni anlamamızı sağlıyor. Sonrasında da dört üniversite öğrencisinin işlediği bir cinayetten sonra gelişen olayları anlatırken aslında insan doğasının en karanlık noktalarına, entelektüel kibire ve ahlakın sınırlarına dokunan bir hikayeyi işliyor.
Öne çıkan yedi karakter var: Anlatıcımız Richard, arkadaşları Henry, Bunny, Francis, Charles, Camilla ve öğretmenleri Julian. Richard, orta-alt sınıftan gelen, zor şartlarda/neredeyse parasız yaşayan bir genç. Hampden College’da herkesin kabul edilmediği, sadece beş kişiden oluşan bir Yunanca sınıfına, havalı(!) hocaları Julian tarafından kabul ediliyor. Ama bu beş kişilik, entelektüel seviyesi yüksek, üst sınıf ailelerden gelen grubun arasında yer edinebilmek için yalanlar söylüyor; olmadığı biri gibi davranıyor. Bu yüzden başta Richard’ı pek sevemedim. (Hoş kitap boyunca karakterlere karşı hislerim sürekli değişti sadece Richard değil. Her karaktere ayrı ayrı kızdım, üzüldüm, acıdım, ısındım...) Ama zamanla onun aslında aralarındaki en “masum” kişi olduğunu fark ettim.
Zaten kitap boyunca hiç “salt iyi” ya da “salt kötü” bir karakter görmüyoruz. Herkes gri. Richard’ın arkadaşları, Henry, Camilla, Charles, Francis ve Bunny, ilk bakışta çok havalı görünüyorlar. Antik Yunan metinleriyle, güzellik ve felsefeyle ilgileniyorlar. Ama o entelektüel havanın altında soğuk bir kibir, bir tür üstten bakış var sanki. (Güzellik takıntısının nelere sebep olduğunu görüyoruz zaten sonra...)
“Güzelliğin uğruna her şey yapılabilir mi?” sorusu roman boyunca aklımızda dönüp duruyor.
Bir noktada işler gerçekten çığrından çıkıyor. Grup, bir “Dionysos ayini” sırasında istemeden birini öldürüyor. O andan itibaren suç, yavaş yavaş hepsinin içine sızıyor ve tüm karakterler ayrı ayrı mental olarak çökmeye başlıyor.
Richard’ın gözünden bakınca roman aynı zamanda bir sınıf çatışması gibi. Fakir bir öğrencinin zengin, entelektüel bir çevreye duyduğu hayranlık, o çevreye dahil olma arzusu ve sonunda o dünyanın içindeki boşluğu ve sahteliği fark etmesi...
Kitapta Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sına çok açık bir gönderme de bulunuluyor. Suç ve Cezayı okumak benim için çok zordu.Sürekli sorguladığım, yarım bıraktığım, üzerine düşündüğüm bir süreç olmuştu. Fiziksel ceza yok ama vicdanın cezası kaçınılmaz oluyor. Henry’nin kitabın sonunda yaptığı şey bunu çok net gösteriyor. Aklın ve vicdanın uzlaşamadığı noktada ölüm tek kurtuluş oluyor. Romanın sonunda cezalandırılan kimse yok çünkü herkesin içinde susturamadığı bir vicdanı var.
Kitap ile ilgili her şeyi övdüm ama benim için küçük bir eksi de var... kitap gerçekten çok yavaş ilerliyor. Bazen 100 sayfa boyunca hiçbir şey olmuyormuş gibi hissettim. Ara vere vere okumak zorunda kaldım ama sonra fark ettim ki, bu yavaşlık karakterlerle ve olaylarla çok daha derin bir bağ kurmamı sağladı. Belki de bu yüzden kitap beni bu kadar etkiledi, hatta biraz da sarstı.
Bu roman beni çok düşündürdü. Suçun ağırlığını değil, suçluluğun ağırlığını okuyoruz tüm kitap boyunca. Okurken hem büyüleniyorsun hem tedirgin oluyorsun. Çünkü aslında hepimiz biraz Richard gibiyiz. Güzelliğe, zekaya, “daha büyük bir şeyin parçası olma” arzusuna kapılmaya çok meyilliyiz. Ama o arzu, bazen insanı felaketin eşiğine getiriyor.